27 Kasım 2016 Pazar

Dil Üzerine; "Dilin Kemiği Var, Attilâ İlhan"

Şiir dil ile yaratıldığına göre, Türk şiirini konuştuğumuz yerde, önce dili öğrenmemiz, dile hakim olmamız ve üzerine kafa yormamız gerekmez mi? Şair aynı zamanda dil yapıcıdır...

Attila İlhan Ustadan devam edelim...

Sevgiler 

Hürol 


"Attila İlhan
Dilin Kemiği Var



"Dil sorununu yerli yerine oturtabilmek için, Atatürk Cumhuriyeti ile İnönü Cumhuriyeti arasındaki, önemli farkı anlamak gerekir. 

Atatürk Cumhuriyeti, laik, halkçı ve milliyetçiydi. Laikliği, hayli aşırıdır. Halkçılığı, demokratikleşme arzuları içeriyordu. Milliyetçiliği, eğer yanılmıyorsam, Yusuf Akçura milliyetçiliğine benzerdi. Emperyalizmle savaşarak oluştuğundan, anti-emperyalist; ‘mazlum milletlerden’ destek gördüğü için, onlardan yana idi. Kültür devrimini çağdaşlaşarak uluslaşmak diye anladığını sanıyorum. Bu da, ümmet kültüründen, ulusal bir kültürün damıtılması demekti; yeni kültür, laik, halkçı ve milliyetçi olacaktı; bunun içinde Türk tarihinin iyi bilinmesi, Türk dilinin ulusallaştırılması gerekiyordu. 

Mustafa Kemal, 1921 temmuzunda, kültür devriminin ne türlü bir bileşim olacağını, şu sözleriyle açıklamıştı: 

“...milli bir terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsaf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garbtan gelen bilcümle tesirlerden uzak, seciye-i milliye ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü deha-yı millimizin inkişafı, ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Laalettayin bir ecnebi kültürü, şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin tahrip edici neticelerini tekrar edebilir. Kültür (haraset-i fikriye) zeminle mütenasiptir, o zaman milletin seciyesidir.”

Görüldüğü gibi, doğrultu, ‘yabancı kültürlerin tahrip edici neticelerinden’ uzak olmak isteyen, bir doğrultudur; bunun sağlanmasının, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi kurumların, ciddi inceleme ve araştırmalarıyla gerçekleştirileceği düşünülmüş, o yolda önemli adımlar atılmıştır.

İnönü’nün Kültür Devrimi: Uluslaşırken Batılılaşmak 

İnönü Cumhuriyeti, ilk bakışta, Atatürk Cumhuriyeti’nin bütün özelliklerini taşır gibi görünür. O da laiktir, halkçıdır, milliyetçidir. Ne var ki, kültür devrimini çağdaşlaşarak uluslaşmak diye değil, uluslaşırken Batılılaşmak diye anlamıştır. İnönü döneminde, Rönesans’ta olduğu gibi, büyük bir çeviri faaliyetine başlanır; Yunan/Latin klasikleri Türkçe’ye mal edilir; o kadarla yetinilmez, liselerde okutulur, köy enstitüleri ve halkevleri aracılığıyla, halka ulaştırılmak istenir. Mitologya, baş köşeye konulmuş; kültür devriminin, ‘Yunanca, Latince öğrenmek, Avrupalıların eğitiminden geçmek’ olduğu açıkça savunulmuştur. 

İnönü Cumhuriyeti'nin önemli sözcülerinden Ataç, o yıllarda şunları yazıyordu: 

“ a/ Bizim devrim dediğimiz hareketin amacı, bu ülkeyi, batı ülkelerine benzetmektir: Devrimcisi ile, gelenekçisi ile. b/ Biz görüyoruz eksiğimizi, Yunanca öğrenmedik, Latince öğrenmedik, Avrupalılar gibi olamıyoruz. c/ Gençleri, kendilerine hür edebiyatı öğreterek kurtarabiliriz. Eski Yunaneli’nin, eski Roma’nın edebiyatını, Platon’u Aristophanes’i, Euripides’i, Horatius’u, Vergilius’u okusunlar. Yalnız birini değil hepsini okusunlar. Onların etkisi ile yetişen Avrupa edebiyatlarının eserlerini okusunlar.” 

İki tavır arasındaki karşıtlık çok açıktır. Mustafa Kemal, ‘hangi istiklal vardır ki yabancıların planlarıyla yükselebilsin’ derken, Ataç, ‘Avrupalılar gibi olamıyoruz, buna üzülüyoruz’ diyebilmektedir. 

Atatürk Cumhuriyeti için, kültür devrimimiz, ‘seciye-i milliyemizle ve tarihimizle mütenasip bir kültür’ yaratılmasını öngörüyordu. Buysa, ümmet kültürünü ve tarihini reddetmez; o tarihin ve kültürün içinden, ulusal bir kültür damıtılmasını gerektirir. Oysa İnönü Cumhuriyeti'nin istediği, ‘Bu ilkeyi Batı ülkelerine benzetmektir’; bunun için, ümmet kültürünü ve tarihini reddedecek, Yunan/Latin kültürüne yaslandıracak ‘devşirme’ bir kültür taklitçiliğine yönelecektir. 

Dil sorunu bu noktadan itibaren özel bir önem kazanıyordu. Osmanlıca, ümmet dilidir, Arapça/Farsça/Türkçe bileşimine dayanır; Osmanlıcadan damıtacağınız ulusal Türkçeyle, ne kadar uğraşırsanız uğraşın, ‘seciye-i milliyemizden ve tarihimizden’, dolayısıyla Doğu/İslam çerçevesinden çıkamazsınız; gerçekleştireceğiniz bileşim özgün, yeni ve ulusal olabilir, fakat gelişme zincirinin üst düzeydeki yeni bir halkası olacaktır. Oysa İnönü Cumhuriyeti bunu istemiyor. O zaman ne yapılacak? Türkçenin Osmanlıcadan damıtılması bir kenara bırakılıp, geçmişten hiçbir çağrışım yükü olmayan çıplak ve bakir kelimelerle, yeni bir Türkçe uydurulacak 
.

Atatürk: Ümmet Dilinden Millet Dilini Damıtmak

İşte Türk Dil Kurumu’nun, ana amacını şaşırması bundan dolayıdır. 

İtirazı işitir gibiyim: Canım diyor, Atatürk değil mi dil devrimini başlatan? O değil mi, bilimsel terimlerin ‘uydurulmasında’ bizzat çalışan? O değil mi söylevlerinde en akla gelmedik ‘öz Türkçe’ kelimeleri kullanan? Nasıl kalkıp da ‘tasfiyeciliği’ İnönü Cumhuriyeti’nin üst yapı kültür taklitçiliğine bağlayabilirisin? İtiraz, dil devrimi süreci iyi bilinmezse, haklı sayılabilir. İşin tuhafı iyi bilinmemektedir bu süreç! Gençlerin çoğu sanıyor ki, Atatürk, harf devrimi, kılık kıyafet devrimi gibi, dil devrimi yapalım demiş; sonra da, belli bir doğrultuda, paldır küldür ilerlemiş. Hayır, öyle değil! 

İster misiniz, hikayeyi, başından sonuna işin içinde bulunmuş usta bir kalemden, Falih Rıfkı’nın kaleminden okuyalım: 

“...bu zaruret duyulduktan sonra, üç devir geçirdik: Dergi, kılavuz ve güneş-dil! 

Dergi, eski yeni, bütün lehçe ve metinlerdeki, Türk kelimelerini toplamıştır. Tasfiyeciler, bu kelimelerin, bütün ihtiyacımıza kafi geleceği fikrinde idiler. Atatürk, bu tecrübeyi bizzat teşvik ve takip etti. Büyük inkılapçının fikir işlerinde metodu, hiç bir zaman emretmek ve cebretmek değil, inandırmak ve kandırmak olmuştur. Hepimiz, yalnız 'dergi'deki kelimeleri kullanarak, bir çok tecrübe yazılar neşrettik. Dergi tasfiyeciliği uzun sürmemiştir. 

Genişleme ihtiyacı umumileştiği zaman, büyük şef, Kılavuz Komisyonu'nu teşvik etti. Kılavuz, Arap ve Fars kelimelerinden, bir çoğuna karşılık buldu; mütehassıslar tarafından, Türkçe köklerinden geldiği tespit olunan birçoklarını da tekrar lügata aldı. 

Fakat bu da kafi değildi. Atatürk diyordu ki: 'Gayemiz; Türkçe'yi bugünkü ve yarınki kültür ihtiyaçlarını tamamiyle kavrayabilecek, şiveli ve ahenkli, bir ifade vasıtası haline getirebilmektir.” 

Gene kendisi demiştir ki: “Türk diline değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu söyleyeyim'...” 

Falih Rıfkı, üçüncü safhaya geçişiyse, şöyle hikaye ediyor: 

“...Atatürk, kendine has sebatı ve sabrı ile, bu tecrübeyi takip etti; hepimize şevk vermek için, ona bizzat iştirak da etti. Nihayet Güneş-Dil teorisi, bize, ihtiyacımız olan, hatta olmayan bir çok kelimeyi yeniden kazandırmıştır. Reis Türkçe’dir, kâtip Türkçe’dir, müsteşar Türkçe’dir, ilah...”

Açıkça görünen ne? Mustafa Kemal, ümmet dilinden millet dilini damıtmak gerektiğini görüyor, en aşırı hal şekliyle işe başlayıp, kademe kademe ‘hadd-i malüka’ geliyor. Tasfiyecilik, Türk Dil Cemiyeti’nin ‘Dergi’ aşamasıdır. Atatürk ‘bizzat’ yaşamıştır bu deneyi, yaşadığı içindir ki, önce ‘Kılavuz’ aşamasıyla bir adım geri atmış, sonra da Güneş-Dil Teorisi’yle dildeki uluslaşma sürecini, akla yakın bir mecraya oturtmuştur. Tavrını, söylevlerinde izlemek olası değil mi? Yine Falih Rıfkı’dan örnek vereyim: 

“...Atatürk’ün, 934, 935, 936, 937, 938 nutukları şimdi önümdedir. Büyük inkılapçıyı dahi bu eserler üzerinde yürüyor görüyoruz. Atatürk bu nutuklarda yerleşen, tutan, ‘şiveli ve ahenkli’ bir çok kelimeyi kullanmakta devam etmiştir. Fakat mesela ‘millet’ yerine ‘ulus’u, 934’te kullanmış, 35, 36, 37 senelerinde ‘millet’ kelimesini tercih etmiştir. Nutuklarında ‘ulusal’, bir sene daha yaşamıştır. Fakat 36, 37’de onun yerine de ‘milli’yi buluyoruz. Keza ‘tinel’i ‘manevi’ ile, ‘oy’u ‘rey’ ile, ‘önerge’yi ‘teklif ile, ‘taptamak’ı ‘tatbik etmek’ ile, ‘kural’ı ‘kaide’ ile, ‘arsıulusal’ı ‘beynelminel’ ve ‘enternasyonel' ile, ‘kınav’ı, ‘faaliyet’ ile değiştirmiştir...”

Atatürk öldüğü zaman, ‘dil devrimi’ işte burada idi. Falih Rıfkı ( ki, hem Türkçü hem de Türkçecidir), onun ölümünden bir yıl sonra, 1939 yılbaşında, niye ‘dilde istikrar istiyoruz’ diye bağırmaya başlar, hiç düşündünüz mü? Ufak ufak, ‘İnönü Cumhuriyeti’ başlamıştır da, ondan. Halkevleri, Köy Enstitüleri, Konservatuarlar, Opera, Dil ve Tarih Kurumları, kuşkusuz temelleri, Atatürk döneminde atılan kurumlardır; yanılmıyorsam, asıl amaçları, ümmetten millete geçişte, gerekli ulusal bilincin yaratılmasında halka yardımcı olmaktı; oysa, 1940’lardan başlayarak, handiyse ırkçı denilebilecek, faşizan bir ‘topyekunculuğa’ yönlenilmiştir. 1940, ilginç tarih! Avrupa’da Naziliğin ve faşistliğin, cirit attığını unutamazsınız elbet. 

Diyeceğim, tasfiyeciliğin canlanışı, İnönü Cumhuriyeti'nde ortaya atılan, Yunan/Latin tabanlı yeni kültür politikasıyla hem koşuttur, hem de alttan alta bağlantılı! Mustafa Kemal, tasfiyeciliğin, dilde ifade olanaklarını daralttığı kadar, milleti millet yapan unsurlarla irtibatı kopardığını fark eder etmez, kademe kademe çekilmeyi başarmış; dil devrimini, Falih Rıfkı’nın çok güzel özetlediği şu üç noktada odaklaştırmıştır: 

“1- Konuşma dilinde geçen kelimeler, Türkçedir. Lügat dilinde bugünkü lehçe ve şivemiz esastır. 2- Gramerde Osmanlıca ölçülmüştür. Artık Türk grameri vücuda getirmek sırası gelmiştir. Bu gramer yalnız Türk kaidelerini alacaktır. Eğer vaktiyle Arabi kaidelere göre yapılmış olup konuşma diline yerleşen tabirler varsa, onları klişeler olarak kabul edeceğiz ve dilimizde müstesnalar olarak zikredeceğiz. 3- İstilahlarımızı yaparken medrese kültürü değil, üniversite kültürü kaynaklarını esas tutacağız...”

İşte o kadar. 

Dil Devrimi Uluslaşmanın Gereği

Aslında, Osmanlıcanın Türkçeleşmesi zorunluydu; değil mi ki feodal ümmet toplumundan, burjuva millet toplumuna geçiliyor, böyle olması doğal! Başka toplumlarda da, böyle olmuş! 

Ümmet toplumu, feodal ve kırsal bir toplum; ‘hükümran’ bir ‘hanedan’ın, onunla ittifak halindeki ‘bendegan’ce ‘zadegan’ın egemenliği altında: Geçerli ideoloji din, bu yüzden de ‘ruhban’ büyük ölçüde etkili, iktidarın bir ayağını da o oluşturuyor, öbürünü ‘askerler’. Ekonomi, ‘kapalı ekonomi’. Çokluk, derebeylerinin otoritesi, merkezi otoritenin yerine geçebiliyor. Sistem bütünüyle dine oturduğundan, kültür ve sanat dili, ümmet dili: Batılı ülkelerde Yunanca/Latince, Doğu ülkelerinin çoğunda Arapça/Farsça. Soylular bu dilleri yeğliyor, çevrelerindeki sanatçı ve bilginler, isteseler de istemeseler de, bu dilleri kullanıyorlar. Halk (yani serfler, esnaf vs.) yöre yöre kendi dilini konuşmaktadır, monark buna karışmaz, önemsemez de; yine de yaygın ümmet imparatorluklarında, bölgeler özgün dillerini çokluk korumuşlarsa da, kelime ve kural olarak (daha çok kelime daha az kural olarak) ümmet dilinden etkilenmişlerdir. Söz gelişi Osmanlı’da durum böyle: Ümmet dili, Arapça/Farsça; resmi dil, Türkçe’nin bunlarla kaynaşmasından doğan, Osmanlıca ama; Arap Arapça’sını, Macar Macarca’sını, Sırp Sırpça’sını, Rum Rumca’sını konuşuyor; Osmanlıca devlet dili, Arapça/Farsça bilim ve kültür dili! 

Uluslaşma, halkın iktidara ağırlığını koyması mıdır? Özellikle, burjuvazinin! Modern uluslar, burjuvazinin egemen olduğu toplumlar değil mi? Burjuvazi demek, tüccar sanayici demek, bunların gücü yeni üretim gücüne egemen olmalarından geliyor; yeni üretim biçimi, serbest pazar ekonomisi ya, demek alışverişin güvenli, çabuk, yaygın olarak yapılabileceği bir düzen gereksiniyorlar. Bunun için gerekli olanlar nelerdir? Yöresel, içine dönük pazardan ziyade, ulusal, tek ve geniş pazar; ulusal pazarda para ve mal dolaşımının serbestçe temini için ‘asayişin daima berkemal’ olması; her tarafa ulaşabilmek için, düzgün, bakımlı, kara, deniz ve havayolları; her tarafla haberleşe bilmek için bir iletişim şebekesi; herkesle kolayca anlaşabilmek için de, her tarafta geçerli ve anlaşılabilir, ulusal bir dil! 

Demek uluslaşma, ulusal bir dil zorunluluğunu, diyalektik olarak getiriyor. Her bölge başka bir dil konuşursa, alıcıyla satıcı arasındaki diyalog, ülke çapında kurulamaz ki! Oysa satıcının, önce ulusal pazarın tamamını eline geçirmesi gerekmektedir, şu halde ümmet dilinden ulusal bir dil damıtılacak; önceki toplumsal düzende 'bendegan' ve ‘zadegan’ın kullandığı bilim ve sanat dili demokratikleşerek, her yerde ve herkesin anlayabileceği bir düzeye kavuşacaktır. Öyle de olmuştur. 

Bu mantık, demokratik dili, ulusal demokratik devrimin oluşmasına bağlıyor. Ulusal demokratik devrim, bir de kültür devrimi içeriyor ya, dilin değişmesi onun kapsamı içinde olacak! Ulusal demokratik devrim, burjuvazinin tarihsel görevi! Söz konusu ülkemiz olunca işler biraz çetrefilleşmektedir. Çok yerde yazdım, Osmanlı burjuvalaşacağı dönemde ‘Batılı, Hıristiyan ve beyaz’ emperyalizmlerin nüfuz alanına düştüğünden, burjuvazi ‘ulusal’ değil ‘levanten’ ve ‘komprador’ özellikler taşıdı. Bizim ulusal demokratik devrimimizin, ulusal burjuvazice değil, ‘milliyetçi’ aydınlarla ‘bürokratlar’, bir de ‘din elden gidiyor’ gerekçesiyle desteklemiş olan eşraf (ve halk) yapılmış olması, bundandır. Ankara ‘hükümeti’ başlangıçtan itibaren ‘milli siyaset güden’ bir ‘halk hükümeti’ olmak iddia ve istidadındadır; demokratikleşmeyi çaresiz bürokratik yollardan gerçekleştireceği için de, ümmet dilinden ulusal dili damıtmayı aydınlarla yürütmeye çalışmıştır. Bu açıdan bakılınca Atatürk’ün ‘dil devrimi’, ulusal burjuvazinin önünde sonunda ihtiyaç duyacağı bir uluslaşmanın o daha ortada yok iken, ‘mer’iyete konmasından’ ibarettir. Nasıl egemenlik kesinlikle bürokrasinin elinde iken, ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletinidir’ ilkesi yürürlüğe konulmuş, bununla demokratik liberal burjuva toplumun temelleri atılmışsa; Osmanlıca’dan Türkçe sağılarak, ulusal pazarın ulusal dili yaratılmak isteniyor. Bu çerçeve içinde dil devrimi, tarihsel olarak doğru, yerinde bir teşebbüstür. 

Atatürk dönemindeki gelişme süreci ve ulaştığı aşamayla, iş kendi diyalektiği içinde, tutarlı görünüyor. Zurnanın zırt dediği yer, İnönü Cumhuriyeti’nde beliren kültürel tabanı değiştirme eğilimiyle, dilin değiştirilmesi (özleştirilmesi) arasındaki bağlantıda! Şimdi isterseniz birkaç satırda onu konuşalım.

Ataç’ın Batı Hayranlığı 

Düşünmüş durmuşumdur: En aşırı ‘özleştirmeci’ olan Ataç’ın, aynı zamanda, en aşırı Yunan/Latin yandaşı olması, özel bir anlam taşımaz mı? 

Taşımaz olur mu? Aslında, İnönü döneminde dil devrimini uluslaşarak çağdaşlaşmak rayından, Batılılaşmak rayına aktarıldığının şaşmaz göstergesi. İşin bir de ‘resmiyeti’ vardır: Ataç, İnönü’nün ‘özel danışmanı’ filandı; ‘yukardan müsaadeli’ olmasa, bu derece gitmezdi; ayrıca bu marifeti, ‘tek parti, tek şef, tek millet’ döneminin resmi organı Ulus gazetesinde yapamazdı. Ayrıntıdır ama, Ataç’ın Atatürk dönemi dil tartışmalarında adı pek anılmaz. 

Dedim ki İnönü Cumhuriyeti, uluslaşarak çağdaşlaşmayı, bunun için ulusal bir bileşim aramayı bırakıyor. Yunan/Latin kültür tabanını benimsemeye yöneliyor, peki bu nedir, Yunan/Latin tabanlı ‘Hıristiyan, Batılı ve beyaz’ emperyalizmin, Osmanlıya Tanzimat’tan beri ‘cebren ve hile’ ile benimsetmeye çalıştığı, komprador kültür ilericiliğinin yeni aşaması değil mi? Nasıl Osmanlı’da Tanzimatçılık, komprador Batı kültürünü benimsemiş, ‘seçkin’, tabiatıyla milletten ayrı, bir aydın tabakası yetiştirmiş, bu aydınları kullanarak Batılı isteklerini Osmanlı’ya kabul ettirmeyi sağlamışsa; bu yeni-Tanzimatçılık da ‘seçkin’ bir yönetici türü üretecek, Türkiye’nin Batıya angaje olmasını sağlayacak. 

Sağlamadı mı? Mustafa Kemal dönemindeki anti-emperyalist, müdafaa-i hukukçu ‘milli siyaset’, İnönü Cumhuriyeti döneminde terk edilerek, usul usul, Batının ‘Atlantikçi’ siyasetine angaje olunur. Öyleyse ‘tasfiyecilik’, uydurma kelimelerle yeni bir Türkçe yapmak çabası, aslında dinselin yerine, ulusal ve özgün bir bileşim yaratılması gayretlerinin terk edildiğini deyimlediği kadar, komprador bir kültüre yönelişte, bu uydurma dilin, temel unsurlardan birini oluşturduğunu da deyimlemektedir. Hepsi, birbiriyle, ne de güzel çakışıyor, görüyor musunuz?

Tasfiyecilik: Komprador “İlericilik” 

Şu halde dildeki ilericilik diye gençlere belletilmek istenen özleştirmecilik ‘tasfiyecilik’ Mustafa Kemal döneminin dildeki uluslaşma hareketi değil, İnönü döneminde TDK tarafından benimsenip ‘resmileştirilmiş’ olan Ataç uydurmacılığıdır. Amacı, Yunan/Latin kültürünü benimsemek olan, uydurmacılık. Bu sözüm yabana ‘ilericiliğe’, edebiyatımızdaki Birinci (Garip) ve İkinci Yeni akımlarının sahip çıkması da, bundan ileri geliyor. Herkesin bildiği üzere, bunlar ‘komprador’ tabanlı akımlar: Hem biçimci, hem bireyci, hem Batı mukallidi! ‘Seçkincilikleri’ de pek gizlenemez: Popülist eğilimleriyle, aşırı alafrangalıklarını örtbas edemezler. Halka yukardan baktıklarını da! Zaten, handiyse içgüdüsel bir tepkiyle komprador alafrangalığına direnmiş olan, geniş halk yığınlarıyla niye diyalog kuramıyorlar, işte bundan. 

İnönü, İkinci Dünya Savaşı sonunda, demokrasiye geçmek zorunda kalmasaydı, Allah bilir bu tutum, devletin resmi kültür politikası olarak sürüp gidecekti. Demokrasi, işi bozuyor. İnönü böyle yabancı tabanlı bir kültür politikasıyla, Anadolu halkından oy alamayacağını kestirecek kadar akıllı ve kurnazdır. Kabul ettiği kolaylıkla, kültür politikasını reddetti: Hasan Âli Yücel’i bırakıp, Milli Eğitim Bakanlığı’na Reşat Şemsettin Sirer’i tayin ettiği an, devletin o ana kadar geniş destek gören ‘komprador’ ilericiliği, ‘gayr-ı resmi’ zemine intikal etti: yani derece derece, Türk Dil Kurumu’na, Halkevlerine, vs. sığındı. Demek artık muhalefettedir. O gün bu gün muhalefette! Bu sıfatla oldum olası muhalefette olan toplumcularla işbirliğine özeniyor. Özenip de ne yapıyor, üst yapı Batı taklitçiğini ciddi bir özeleştiriden geçirip, diyalektik bir estetik görüşüne mi yöneliyor, yooo, Köy Enstitülü, Halkevili, TDK’lı, özleştirmeli, operalı, ‘Bizim Köy’lü, mitologyalı ‘komprador ilericiliğini’ toplumculuğa yamamayı iş ediniyor. 

(Toplumcu aydınlarımızın öğretisel düzeyindeki yetersizlikten midir, en az onlar kadar kalabalıktan soyutlanmış olmalarından mıdır, yoksa onların toplumculukları da ‘Batılı’ taklitler çerçevesini aşamadığından mıdır, artık bilemem ama, çabalarında ‘kısmen’ başarılı olmuşlardır). 

Sözü bağlayalım: Dil devrimini şu ya da bu şekilde anlamak, gerçekte kültürel -daha da önemlisi- siyasal ekonomik tercihleri deyimleyebiliyor. Öyle ya, eğer Müdafaa-i Hukuk’çu, anti-emperyalist ‘mazlum milletler’ arasında gücüne yakışan bir rol oynamaya talip, tam bağımsız bir Türkiye'den yana isek, Doğu/İslam ümmet kültürümüzden müdevver muktesebatımızdan vazgeçemeyiz, bu da demokratikleştirilmiş ulusal dilimizi ümmet dillimizden damıtmamızı gerektirir. Hele ‘mazlum milletler’in çoğunun Müslüman ve Arap olduklarını düşünürsek, büsbütün böyledir bu! Yok ‘mazlum milletler’e sırt çevirip, ‘Batılı, beyaz ve Hıristiyan’ sisteminin değer ölçülerine bağlanacak isek, her şeyden -en başında ümmet döneminde Türkçe’nin edinip özümsediği olanaklardan- uzaklaşmamız, Batılı ülkelerin dizi dibinde, uysal uysal, Yunan/Latin çıraklığı etmemiz zorunludur. 


Seç seç al!  "

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder