3 Ekim 2016 Pazartesi

Türk Şiirinin Fotoğrafı



Türk Şiirinin fotoğrafı

Türk Şiirinin an fotoğrafını çekmek için, öncelikle Türk Şiirini geçmişten güncele yolculuğunu anlamamız lazım. Bu nedenle de, bu yazıma temel olmak üzere, ne diyeceğimin daha iyi anlaşılması için de, aşağıda verdiğim blog adreslerimdeki yazıları okumanızı öneririm öncelikle…

Bir ulusun şiirinden söz edebilmek için, o ulusun mitolojisi olması gerek önce.  Yukarıda ifade ettiğim Gelenekten Güncele Türk Şiiri yazımdan da anlaşılacağı gibi, Halk Şiiri, binlerce yıllık, içinde evrilerek gelen inançların da olduğu bir mitoloji üzerinde akmaktadır. Divan Şiiri ise, gene, başka bir damardan gelen, Sümer, Fars ve Arap mitolojilerinden de beslenmektedir.  Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, ilk kazanılan anti emperyalist bağımsızlık savaşı üzerine iken, aynı dönemlerde, iki büyük geleneğin üstünde, Fransız ve Rus şiirlerinden de etkilenerek, Modern Türk Şiiri doğmuştur. Yazımda belirtmiştim, bu doğumun ebeleri, Tevfik Fikret ve Yahya Kemal iken, sürdüren ve tepeye çıkaranları da, Nazım Hikmet ve Attilâ İlhan başta olmak üzere 40 kuşağıdır. Ardından 2. Yeniden olmasına rağmen, bir diğer doruk Cemal Süreya.
Türk Modern Şiirinin bu büyük ustaları, her iki kaynak ırmağa yaslanarak, modern çağın şiirini de yakalayarak, ulus kültür / şiir sentezini ve özelde de kendi bireysel bileşenlerini başarmışlar ve ortaya kendi şiirlerini koymuşlardır.
Bu dönemde, dünyada imparatorluklar yıkılmış, ulus devletler kurulmaya başlanmış; belirli bir kesiminde, komünizm/sosyalizm adı altında eşitlikçi bir dünya ütopyası ortaya çıkmış; bizim yerelimizde de, gene anti emperyalist bir kurtuluş savaşı sonunda, ulus devlet kurulmuştur. Bu dönemde de, Modern Şiirin yukarıda saydığım ebeleri, iktidara muhaliftirler. Yahya Kemal’in muhalifliği ile Nazım Hikmet’in muhalifliği farklıdır elbette. Ancak şiir için aslolan, iktidara muhalif olmaktır… 
Tarihsel kökenler, kökler üzerinde, güncel estetik ve içerik / ideolojik  yapı taşları ile, dünyaya açık, çağdaş uygarlık ile etkileşim içinde, Türk Ulus Şiir Sentezi ortaya konmuştur. Bu ustalar, divan ve halk edebiyatını çok iyi bilmekle birlikte, dönemin öncü şiir ülkeleri Fransa ve Rusya’da yaşamış, o dilleri üst düzeyde öğrenmiş ve etkilenmişlerdir.
Özetle, bir yerel şiir yapıp, evrensele ulaşabilmek için, yerel olacaksınız, kendi kültür ve mitolojinizi bileceksiniz, kürenin tüm şiirleri ile iç içe olacaksınız.  Kendi yarattığınız imgelerle yüklü, mısralarınız olacak. İmgeler, mitoloji ve yaşamın üzerinde yapılanır. Mitolojisi olmayan kişi, nasıl şiir yazacak? İmge dediğimizde, Türk şiirinde imgeyi kovan 2. Yenidir ve en büyük kötülüğü yapmıştır. Mısra dediğiniz, nesir cümlesi değil.  
Geleneksel şiirlerimizin idolojik ve mitoloji kaynaklarını saydık. Modern şiirimiz için de başlangıçta, Kurtuluş Savaşımız, 1 ve2 dünya savaşları, Kapitalizmin Ulus devlet biriminde yapılanması, Asya’daki Komünist ihtilaller, yani yerelde ve küremizde, yeterli içerik ve mitoloji ırmağı da beslemekteydi.
Ancak, 1940’lardan sonra, bir taraftan İnönü ve ardından gelen iktidarlar, çağdaş uygarlık düzeyi hedefi yerine, batıcı, batı hayranlığı ile sıvanmış bir eğitim ve kültürel dönüşüme giriştiler. Toplum kendi köklerinden, mitolojisinden kopmaya başladı.  1950’lerden sonra artarak hızlanan köyden kente göçte, kültür erozyonunu hızlandırdı. Sonuç , ulus bilinci törpülendi, kendi kültür sentezini yapmak hedefi yok oldu, batıcı / batıya hayran / taklitçi veya Arap ve Fars’a hayran kitleler yetişmeye başladı. 2. Yeninin en büyük kötülüklerinden biri olarak da, Divan Şiiri / imge ret edildi. Attilâ İlhan, “Şiir bir bıçak üstünde yürüyüştür. Duygu ve Akıl dengede olmak zorundadır. “ derdi. Aklın ve Duygunun güçlü ve dengede olabilmesi için de, son derece gelişmiş, işleye işleye yükselmiş bir duyarlılık ve dönemin bilgisi ile donatılmış bilgiye gereksinme vardır. Oysa 60 ve sonrası, 80’ler öncesi ve sonrası; gençlerin iç savaş ortamında, içi boşaltılmış, kültür kodlarından kopmuş; hızla çoraklaşan, cahilleşen bir ortamda; ezberler ile dolu şiddet ortamında, akıl yitmiş, duyarlılık da yok olmuştur. Şiirin yerini slogan almıştır.
Şiir bir sanat dalı olarak, usta – çırak ilişkisi içinde gelişir. İyi ustalar olacak ki, onlara çıraklık eden gençler, yarın usta olabilsinler. Bu dönemlerde, bu ilişki bağı da kopmuştur.
Şiir kişinin ürettiği bir insani eserdir. Üretim, toplumun ihtiyaçları ve hedefleri; toplumsal heyecan;  bilinçli ve duyarlılığı gelişmiş okur, tüketici; okur şair ilişkisini kuran ortamlardan hepsi tamam olduğu takdirde, ancak gerçekleşebilir. 1960’lar sonrasında, toplumsal nedenlerle de, yukarıda belirttiğim gibi, Türk toplumunda genel bilgi, kültürden olduğu kadar, Türk kimliğinden de hızla uzaklaşılmıştır.
Her Türk şairdir ifadesi son derece doğrudur. Yunus Emreler, Pir Sultan Abdallar, Karaç’oğlanlar ve diğer Halk Şiiri ustaları, şiiri çok iyi bilen, yaşayan halkın içinden var olmuşlardır. Keza sarayın şiiri olan Divan Şiirinin ustaları, Baki, Nedim, Şeyh Galip … de, aynı şekilde, Padişahların bile, belirli bir seviyede şiir yazabildiği, şiiri bilen ve yaşayan saray ve etrafındaki egemenlerin içinden var olmuşlardır. Şimdi ise toplumumuzun hali içler acısıdır. Genel olarak dünyadaki kültürsüzleşme, Türkiye’de çok daha ağır etkiler yapmış ve ortaya, okumayan, hissetmeyen bir tüketici toplum çıkarmıştır. Bunda,  İnönü ile başlayan,  Türk Aydınları üzerindeki inanılmaz baskı ve sindirmeler (Sosyalist, Türkçü, Dindar), gerçek aydınlarımızı yok ederken yerine, bir taraftan Tanzimat anlayışının devamı batıcı bir taraftan da gene Müslümanlığın Anadoluda  Mistizm ve Sufi kültürü yerine, Arap ve Fars; sonuçta hepsi taklitçi, sığ, kültür kodlarından kopmuş; bağımsız duruşunu yitirmiş bir “Aydıncık” ortaya çıkarmıştır. Bu Aydıncık da, topluma öncü olamamış, doğru, kaliteli ve bize ait eserleri ortaya koyamamıştır…
1960’lar, 1980’ler ve sonrası, yozlaşmış toplum ile karşı karşıyayız. Haliyle, bu toplumun şairleri de aynı etki içinde olmak durumundalar.
Günümüzde şiir ölmüştür…
Şair, şiir yazan, hatta iyi şiir yazan kişi değildir. Şair, şair olarak yaşayandır… Gerektiğinde iktidarlara da kafa tutandır. Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Attilâ İlhan …

Şimdiler, şair müsveddeleri, bırakın devlet egemenini, şiir egemenleri yanında dalkavuk, ödül peşinde koşan, toplumla bağları kalmamış, bir taraftan iyi hayat bir taraftan şiir hedeflediğini sanan 15. Sınıf, ulus bilinci ve evrensel kültür birikimi olmayan, yeteneksiz, cahil ve tembeldirler… Tabii şiir yazabilmek için bilgi de gerek, bilgeliğe yol almak gerek. Musluk bile, ardında su kaynağından gelen su beslemesi olmadan akamaz. Şiir için müthiş bir bilgi birikimi ve çok gelişmiş duyarlılık gerek. Bir de mutsuz, isyankarlık, hayata, düzene posta atan bir yaşam biçimi. Şıp duygusallıklar ile şiir yazılmaz.

En çok da genç kişi yazar şiiri, sonra varsa yeteneği, yeteneği üstüne işlemişse, geliştirmişse şiir olur yazdığı. Kendi şiir bileşenini yapmışsa da usta olur.

Türk Şiiri, acıdır ki “ölmüştür”…
Yaşayan şair var mı? Belki bir kaç kişi.... Onlardan biri de İlkiz Kucur. Attila İlhan'ın bir dönem el verdiği, üstüne zar attığı bir genç kadın...25 yıl ara vermese, Türk Şiirinin yaşayan en büyük şairi olurdu. Gene de dönüşü ile muhteşem şiirler yazdı ama o 25 yıla yazık oldu.

Günümüz şairimsiler…  

Bir grup şiir fakiri şiir ağasının elinde, toplumuna ve ulusal kültürüne yabancılaşmış, kendi köklerinden olduğu kadar, dünyadan habersiz, doğru düzgün tek bir şiir ülkesi dili bilmeyen güruh ortaya çıkmıştır. Dergi, ödül, baskı zinciri de, tamamen çıkar ilişkisi içinde; çorak bir ortam olarak sürmektedir. Günümüz şairleri arasında, alkolizm de son derece yaygındır ve şiirlerine en büyük düşmandır.
Gelmiş 40 yaş üstüne, hadi şiir yazayım diye soyunur. Bir de bu boyayı boyayım. Bir kaç da kendi gibi şiir bilmez buldu mu, överler överler, hazret sanır ki şiir yazıyor. Aine dar (ayna tutan dost) olmadan kişi göremez ki kendini. Ayna tutanların da aynalarının sırrı dökülmüştür, camı tozludur ve hatta kırıktır...
Şair meselesine gelince...

Bir kaç şiir yazana şair denmez. Şair, hesapsız, çıkar ilişkilerindeki girmemiş, şair olarak yaşayandır. Şair gibi yapan değil. Bir kavgası, sevdası vardır... Bir öfkesi vardır. Savrulması vardır hayatta.

Bakıyorsun kişi 4 şiir kitabı çıkardım diyor. Daha Türkçe bilmiyor ama. Bastırıyor parayı, şiir kitabı basılıyor... İçindekiler çöplük. Evet düpedüz çöplük...

Şairim diye çıkanlarda, eğreti, çıkar ilişkileri içinde hayatlarda, şairim diye caka sarıyor. Dedim ya asıl mesele şiir nedir bilen toplum yok oldu...

Dergiden geçilmiyor ortalık… İçlerine bakıyorum, şiir yok. Baştan aşağı berbat nesirler.

Elbette ki , şair olmak, şiir yazabilmek için ustadan el almak gerekiyor. Ustaları görecek, usta ona kuşak kuşandıracak; çırak kuşağı. Burnu sürtülecek, usta öğretecek; sonra gelişecek kalfa olacak. Gün gelirse eğer, usta olacak, usta önlüğü kuşanacak… Günümüzdekiler çok şanssız bu anlamda, daha çırak olamamışlar, usta diye dolaşıyorlar ortada…

Nasıl olsun, nasıl gelişsin ki şair?

Hüzün tabii. 40’larda yetişen gençlerle Türk şiiri, bir anda yere çakılmış… Buna hüzünlenmemek mümkün mü?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder