7 Ekim 2016 Cuma

Ayna


AYNA


Baki der ki;

“İnsan odur ki ayine veş kalbi saf ola
Sinende neyler adem isen kine-i peleng”

Bugünkü Türkçemize çevirirsek,

         “İnsan olanın kalbi ayna gibi saf olmalıdır
         Eğer adem isen sinende bu kaplan kini ne arar”

Bir yolculuktur yaşam, aynamızı parlatarak sürdürdüğümüz. Aynamızı parlatmak deyince, Yunus Emre yüzyıllar öncesinden bakın ne demiş; 

         “Çeşmelerden bardağın
         Doldurmadan kor isen
         Bin yıl dahi beklesen
         Kendi dolası değil”

Peki bu yolculukta, kendimizi nasıl görüp, eksiğimizi fazlamızı bilecek, kendimizi nasıl geliştireceğiz, aynamızı nasıl parlatacağız? Kendimizi nasıl bileceğiz?

Bunun cevabı Ayna’da. 

Behçet Necatigil usta, Nilüfer şiirinde diyor ki; 
“Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.”
Ayna ile, doğduğumuz andan itibaren karşılaşırız. Psikoloji Bilimi’nde, Anne, bebeğin aynasıdır. Bebek, benliğini oluşturana kadar, kendisini anne ile özdeş görür ve anne ona ayna görevini üstlenir.

Hep kusursuz bir eser yaratmak isteriz kendimizden. Ancak aynaya baktığımızda ne görürüz?  Hayal ettiğimiz bana benziyor mu, uyuyor mu? Yoksa bir hayal kırıklığı mı var? Peki ayna ne diyor?

Dale Wimbrow ‘da şöyle der; 

“Bazıları, dürüst bir dost olduğunuzu düşünebilir ve sizin için harika bir dost ya da arkadaş diyebilir fakat eğer aynadaki yüz, tam gözlerinizin içine bakamıyorsa, size işe yaramazın biri olduğunuzu söylüyorsa, neye yarar ötesi... Unutmayın ki, hoş tutmanız gereken kişi kendinizsiniz, çünkü yolun sonuna kadar sadece kendinizle gideceksiniz. Aynadaki adam dostunsa eğer, en tehlikeli ve zor sınavı başardın demektir.” 

Ayna, insanın kendisini yetersiz, küçük veya olduğundan yetkin ve büyük görmemesi, noksanlıklarını ve değerlerini olduğu gibi kavraması gerektiğini anımsatan bir simgedir.  

Hakikati arama yolculunda yürüyen bir insan, gücünü bulduğu zaman, hür iradesiyle noksanlıklarını ve yanılgılarını giderebilecek, çirkinliklerinden, zaaflarından arınabilecek, böylece hakikati bulma olanağına ulaşacaktır. Tüm bunların sonunda ayna’da kendi gözlerine bakabilecektir. Ayna’daki gözler, vicdanımızdır. 

Ayna’nın tarihi ve parçalarına bir göz atalım.
İlk insanlar binlerce yıl önce,  bakır, tunç ve demiri parlatarak kendilerini görmeye çalışmışlar. Gün gelmiş metal tasın içine su koyarak ayna yapmışlar.
Ayna, Anadolu'da Neolitik Çağda (M.Ö.6500) Çatalhöyük'te bir kadın mezarında karşımıza çıkıyor. Obsidyen bir ayna. bir kadının yanında olması bereketle ve ölümle hatta yaşamla ilişkisini gösteriyor.  Ayna’nın Anadolu mitolojisinde gök, yer kavramları ile ilişkisi var; aynı zamanda ölüm ve yaşam ile her dönemde. Anadolu folklorunda ayna saflığın, el değmemişliğin ve aydınlığın simgesidir de.

Mançurya'nın kuzeyinde yaşayan çeşitli Tunguz topluluklarında bakır aynalar önem taşıyor. Bu nesnelerin sihirsel anlamları kabilelere göre değişim gösteriyor..
Aynanın, Şaman'ın dünyayı görmesine, ruhların yerleri belirlemesine veya insanların gereksinimlerini düşünmesine yaradığı söyleniyor. Dolayısıyla ayna gölge-ruhu içine alan bir kap veya yuvadır. Şaman aynaya baktığında ölmüş kişinin ruhunu görür. Bazı Moğol şamanları da aynada "Şamanların Beyaz Atı"nı görürler. Küheylan en tipik ve yetkin şamanlık hayvanıdır.  Güneş bir ayna olduğundan şamanlar fallarını aynaya bakarak açarlar.
Sonrasında “sırrı”  bulmuşlar. Saydam bir camın arkasındaki “sır” denilen ve çok ince metal bir tabakanın sürülmesi ile Ayna yapmışlar.
Sır sözcüğü Farsça olarak bilinir. Ancak Ahmet Talat Onay’a göre (Eski Türk Edebiyatı’nda Mazmunları)  “sırrı” ilk bulan eski Türkler’dir. Araplar ve Farslar,  bu maddenin bilgisini istemişlerse de Türkler vermemiş. Bu nedenle, gizlenen bilgiye sır dendiği de rivayet olunur.  Rivayet doğru mu bilemem ama, gizlenen bilgiye de aynanın ardındaki görüntüyü gizleyerek gösteren maddeye de “sır” denir.
Tamer Ayan bir yazısında; “Türkçemizde, küp parlaklığını yitirdiğinde, “küpün sırrı dökülmüş” deriz. Peki, aynanın sırrı dökülmüş ise, kendimizi aynada seyredebilir miyiz? Sır olmazsa, ayna olur mu? Ayna olmazsa, kendimiz olur muyuz?”
“Sır”larımız kalpte kalmalı ki ayna haline gelebilsin. Sırrını keşfeden, sırrını saklayabilen ve sır tutabilen ve böylece âlemde âdem olmayı başarabilir.”



Cebabi Paşa’nın dediği bize ne kadar yakın düşüyor;

“Ser vermek olur
Sırrı ayan etmek olmaz”

Ayna’nın doğru göstermesi için “sırrının” sızdırmaması lazım öğrendik.  Ya Ayna tozlu olursa? Kendimizi doğru görmek mümkün olur mu? Ayna üstündeki toz; tutkular, hırslar, egolar, iktidar tutkusudur. Bir özel uğraş daha, hayat yolculuğumuzda, ayna’mızı da temizleyecek, cilalayacağız.

Bir de ayna’nın düz olması meselesi var. Ne çukur ayna gibi büyük, ne de tümsek ayna gibi küçük gösterecek. Var olanı, var olduğunca gösterecek.

Ayna tutan ellere; “Aine dar” denir. Sevgilinin, dostların aine darı olmalıyız. Başkasının aine darı olabilmek için de önce kendimizin aine darı olmamız gerekmez mi?

Bir de “Ainei alem numa” olmak var. Yani kalbimizi Nur ile öyle doldurmalıyız ki; “Ainei alem numa” olabilelim; kalbimizdeki aynaya bakan kimse, alemi görebilirsin.

Aşık Daimi’ye kulak kabartırsak;

Kainatin aynasıyım
Madem ki ben bir insanım
Hakkin varlık deryasıyım
Madem ki ben bir insanim”


Ayna’yı araştırırken tarihe ve mitolojiye de daldım. İşte bulduklarım;

Ayna her dönemde her kültürde ayrı bir yere sahip. Mitolojide en güzel efsanelerden birisi yine ayna ile ilişkili:

Mitolojiye göre; Latmos dağında çoban Endiymun çobanlık yaparmış.  Gölü ayna olarak kullanan Ay Tanrıçası Selena, çoban Endiymuna aşık olmuş. Her dolunayda Selena Endiymun’un üzerine eğilir,gümüş ışığıyla onu sarıp sarmalarmış. Ay tanrıçası Selena ile çoban Endiymun’un aşkı diğer tanrıları rahatsız etmiş. Öyle ya tanrıça ile insanoğlunun aşk yaşaması olur mu? Hemen tanrılar tanrısı Zeus'a şikayete giderler. Aslında tanrılar tanrısı Zeus Selena ile çoban Endiymun’un yaşadığı aşktan memnun ama tanrıları da kırmak istemez.

Bunun üzerine Selena aşığı çoban Endiymun’u ölümsüzlük uykusuna yatırmasını istemiş Zeus'tan. Zeus’ta bu düşünceyi olumlu bulmuş ve çobanı Latmos dağının mağaralarının birinde ölümsüzlük uykusuna yatırmış.

İşte ay tanrıçası Selena ile çoban Endiymun o günden bugüne her dolunayda Latmos’da buluşur, oynaşırmış. Gerçekten de Beşparmak dağı dorukları ay ışığında karlı gibi ağarır.

Mitoloji deyince, göldeki görüntüsüne aşık olan Narkissos’u anımsamamak olur mu? 

Bir başka mitolojik öykü de ise Narsizm vardır. Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda ‘eko’ dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü . O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Bir gün artık duracak takati kalmaz ve görüntüsü üstüne düşer, gölde boğulur ölür. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.
Sanki Baki şu mısraları bu durum için söylemiştir;

“Zinhar eline ayine vermen o kafirin
Zira görünce büt perest olur”

Ayna ile uğraşıp, Tasavvuf’a bakmadan geçilebilir mi? 

İslami tasavvufa göre tüm varlıklar Allah’ın tecellisinden ibarettir. Bu bakımdan görünen varlık aynaya benzer. Aynada görünen aynanın kendisine ait değildir O aynaya yansıyana aittir. Tasavvufta evrenin kendisi, Allah’ın kendisini seyrettiği aynadır Ayna var ama nesne yok. Allah ile görüntüsü ayrı değil. Çakışık

Mevlana’nın Mesnevi’sinde, eski bir hikaye yeniden anlatılır. Çinli ressamlarla Türk ressamlar yarışa girerler. Arada bir örtü gerilidir. Çinli ressamlar, harika bir resim yaparken, Türk ressamlar duvarı cilalar, parlatırlar. Sonunda örtü kaldırılır. Bir tarafta Çinli ressamların resmi, diğer tarafta bunun ayna’da yansıması. Yansıyan, asıldan daha çok beğenilir ve yarışmayı kazanır. Mesnevide neden aynada yansıyan asıl resimden daha güzel? Çünkü resme bakan da resim içindedir. Ondan olabilir mi?

Mevlana’nın resim yarışması öyküsünde amaç, gerçeği yansıtan bir yüzey meydana getirmektir. Kendimizi ne kadar cilalarsak hakikati o kadar yansıtabiliriz. İnsanın var olma nedeni budur. Ancak insan sayesinde duvar, ayna haline gelebilir.

İslam tasavvufunda, nesnenin ayna’da görülebilmesi için ışığa ihtiyaç vardır. O ışık da Tanrınınyaydığı nurdur.

Kalp aynası uzaydaki konumuna göre güneşin ışığını az çok mükemmel bir biçimde yansıtan aya benzetilir. Ay saf ruh ile aydınlanan nefsdir, ancak hala zamana bağlı olduğu için ışığı alma özelliği değişme uğramaya mahkumdur.

Ayna, imgelere kapılmamanın, gerçekleri olduğu gibi görmenin, insanın öz varlığını tanıması gereğinin simgesidir. Gerçeğin, içtenliğin, kalbin ve vicdanın içerdiği her şeyin yansıtıcısıdır.

Bir de Anadolu tasavvufunu anımsarsak; sırra erdikçe aslında kendine eriyorsun.  Kendine erdikçe ermiş oluyorsun.
Sözü bağlarken; bize ayna tutacak dostları hep çevremizde bulmak, Ayna’da kendimizi doğru görüp, bilmek, her türlü eleştiriye gönül açıp, hayat yolculuğumuzda daha iyiye, daha güzele yürüyebilmek için, evrenin ışığı hep aynamızı aydınlatsın.  

Hürol Taşdelen






Ekler:

Behçet Necatigil Usta’nın (ışıklar içinde yatsın) ayna sembolünü kullandığı iki harika şiir;

Nilüfer
Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.
Kışken ilkyaz, sularımda açardı
Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
Eski defterlerde sararırmış yaprak.
Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.
Bir ışıktı yanardı gecelerde;
Akşam, çiçekler uykuya yattı,
Sardı karşı kıyıları karanlık- -
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.

İçerlek
Onlar evlerde yaşamazlar mı, şaşıyorum.
Evlere uğramaz, evlerde iş yapmaz,
Bakmazlar mı bir şeye, şaşıyorum.
Bakkallar, kasaplar, çarşılar..
Onlar evlere hiç bir şey almazlar mı, şaşıyorum.
Yollarla, sokaklarla, kahvelerle iş bitmiyor ki!
Trenler, gemiler, düşler bırakıyor insanı bir yerde,
Sonra gene dönülmez bir yol gibi ev!
Onların yolları, akşam üstleri, gece
Sona ermez mi evlerde, şaşıyorum.
Yorgunlukları yollara yaymak, iyi ama sonu yok ki!
Sevdalar sokaklarda serin ama sonu yok ki!
Bölüşmek umutları, paylaşmak acıları, bunalmak,
Ummak yarınlardan bir şey, evcek yok mu,
Şaşıyorum.
Evcek, uzaktan da olsa, yüzlerine tutulan ayna
Yansıtmaz mı hiçbir şey onlara?
Yaldızlı süslerle örttüğümüz oyuklarda
Yalnız en yeni çorapları asıp ele güne karşı
Tespih böcekleri gibi kaçınık yaşamak!
Hangi utançtır alıkor bizi bu kadar
Vermekten evlerdeki yitik şarkıları, şaşıyorum.
Şiirlere bir insan, evlerden bir şey katmadan
Nasıl girer, şaşıyorum.
Örneğin daha demin kavgalar, dargınlıklar
Varken - işliyen saatler gibi alışılmış -
Kapı çalınsa, biri gelse, gülüşlerin, kaynaşmaların
Birden başlaması yok mu afallamış odalarda?
Onlar huysuzluklarda donmuş, katı
Bir türlü bitmek bilmeyen ay sonlarını
Hiç mi yaşamazlar, şaşıyorum.
Kanlı kırmızı yollarda, beyaz sinirli soluyan
O azgın yatıştırıcı ay başlarını onlar
Hiç mi bilmezler, şaşıyorum.
Geçer gider ömürler kışlar, baharlarla değil,
Eriyen yağlar, tükenen sabunlarla geçer gider.
Çocuklar büyür gider, başlayan şarkılarla değil,
Eskiyen giysiler, tükenen güçlerle büyür gider.
Evde hasta oldu mu hepimiz hastayız
Onlar hastalık nedir bilmezler mi, şaşıyorum.
Onlar hep ev dışında mı, şaşıyorum.
Sırlı küplerden sızan iplik-ince bir su iken ömrümüz
İçerdeki seslere nasıl tıkanır kulak, şaşıyorum.
Ah, bu çılgın oyunlardan uzaklara da kaçsak
Değil mi ki odaların eni boyu belli,
Değil mi ki görmekten hep aynı yüzleri, bıkmış
İnsanların soluğunu iletir birbirine
Hattâ ayrı odalarda ayrı yataklar.
Değil mi ki kezzap gibi damlar göze
Kimi gece düşman
Sıcak kollar gibi sarar soğuklarda bizi
Kimi gece dost ev.
Nasıl yaşanırdı dönüşler de olmasa unutuşlarda
Bir şifalı su gibi ılık, arı dönüşler
Ah, nasıl taşınırdı sürüp gitseydi hınç!
Gene de hiç kimse kurtulamaz içinde büyüyen
Bu korkunç boşluktan, diyorum.
Kurtarırsa o kurtarır bizi, ne aşklar, ne yaşlanmak
Ne avuntular dışarda.
Dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca
Evcek, evlerde yaşar yaşarsa.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder