10 Ağustos 2016 Çarşamba

Gelenekten Güncele Türk Şiiri 2/2




1.            Modern Şiir

Şimdiye dek insanlığın üç büyük devrimi olduğunu söyler toplum bilimciler; tarım, endüstri ve bilgi devrimleridir, ardından de genetik devrimin gelmekte olduğu. Bu devrimler, üretim ilişkilerini ve araçlarını değiştirdiği gibi, toplumun yapısında da kökten değişiklikler yapmaktadır. Doğal olarak, sanat ve özelde şiir anlayışında da.

Bir de koşut siyasi devrimler olmaktadır. Örneğin Fransız Devrimi, insanlığa yeni ufuklar, yeni fikirler getirmiştir.

Sanayi devrimi sonucunda da, aristokrasiler çözülmeye, imparatorluklar yıkılmaya başlamıştır; yerini “ulus devletler” almaktadır. Haliyle toplumların sınıfsal yapıları değişmekte, aristokrasinin yerini burjuvazi almakta; köylü ve çiftçi geriye giderken, şehirli işçi sınıfı tarih sahnesine çıkmaktadır.  Bu toplumsal değişimler sonunda, geleneksel divan ve halk şiirleri de geriye giderken, batıdaki gelişmelere koşut olarak modern şiir oluşması gerekiyordu.
Osmanlı toplumundan, Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolculukta, şiirimizde dönüşüm sancıları yaşanmaktadır. Şiir deyince elbet dildeki değişimlere de dikkat etmek gerekmektedir.

Batı Tesirinde Gelişen Türk Edebiyatı’nın Osmanlı dönemlerinde Tanzimat, Servet-i Fünûn, Fecr-i Âtî ve Millî Edebiyat devirlerinin ardından gelen evresi ise Cumhuriyet Devri Türk Yazını’dır. Cumhuriyet devri her sahada olduğu gibi sanat ve yazın alanında da büyük yenilik, zenginlik ve çeşitlilik gösterir.

Cumhuriyet Devri Türk şiiri, Türk şiirinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren günümüze kadar gelişen en son evresidir.

Ufak bir edebiyat dünyası dedikodusu; Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in, ünlü ressam annesinin, sevgilisidir…

Türk Şiiri, Batı’dan sonra ama farklı bir yol ile Modernizme girdi. Modern şiirin hazırlayıcısı Tevfik Fikret, büyük ustaları da Yahya Kemal, ardından Nazım Hikmet ve Attila İlhan’dır. Bence Nazım Hikmet hiç kuşkusuz ki, yüz yılların kutup yıldızıdır. Her üç şair de, şiir de devrimcidirler, Türkçecidirler…
Namık Kemal Kardeşimiz de Osmanlı döneminin hürriyet şairi olarak bilinmektedir.

Osmanlı Dönemi

 

Tevfik Fikret (1867 – 1915)


Tevfik Fikret’in yaşamı büyük acılar ve mücadeleler ile geçmiştir. Rum asıllı bir göçmen ailenin, çok dindar kızı olan annesi Hac dönüşünde yolda ölür ve Fikret 12 yaşında annesiz kalır. Babası ilerleyen yıllarda sürgün edilir ve orada ölür ardından kız kardeşinin acı kaybı gelir.

Dindar bir ailede yetişmiş olmakla birlikte, gerilik ve yobazlıkla büyük savaşıma girmiş, büyük mücadeleler vermiştir. Cesur ve ilkelerinden ödünsüzdür.
Aynı zamanda büyük bir eğitimcidir ve Galatasaray Lisesi’nin bugünkü duruma gelmesinde müdürü olarak büyük emeği vardır.

Şiir yazmaya Galatasaray Sultanisindeki öğrenciliği sırasında başlar. Abdülhamit diktasının altında, dünya savaşının içinde; özgürlükten ve akıl ve bilimden yana koyar tavrını. Karşılığında büyük sıkıntılar da çeker… Şiirlerinde derinden etkiler yaşadıkları. Aslında düşüncelerinden ödün vermeyen, cesur ancak kırılgan bir karakteri vardır.

Servet-i Fünun edebiyatının önde gelen şairi olarak başladığı sanat yaşamını, çağının sorunlarına yönelen toplumsal içerikli şiirlerle sürdürmüş, ilerici düşüncelerin simgesi olmuştur. Serveti Fünun dergisinin kurucusu ve yönetici iken, arkadaşlarına ters düşer ve ayrılır.

Abdülhamit’ten sonra gelen İttihat terakki hükümetini baştan desteklerse de, onarlın da kişisel hırs içinde olduklarını görür, hayal kırıklığı yaşar. Ve artık onlara da karşıttır.
Geleneksel şiirden modern şiire geçişin başlangıcının en önemli şairidir Tevfik Fikret. Yeni bir şiir anlayışı ortaya koymuştur. Şiirlerinde genellikle mutsuzdur. Şiirlerinde oğlu Haluk’un büyük etkisi vardır.

Gençlik dönemindeki şiir denemelerinden sonra, Galatasaray'da Fransız şiiriyle tanışan kendi şiir bireşimini aramaya başlamıştır. Le Parnasse Contemporain dergisi çevresinde toplanan ve Parnasçılar olarak anılan şairlerden, özellikle de François Coppè'den etkilenmiştir. 19007de çıkan Rübab-ı Şikeste'de topladığı şiirlerinde görülen şiir anlayışında ve ses arayışında bu şairlerin etkisi olduğu düşünülebilir. Fransız edebiyatındaki "Şiirsel yazı" türünün etkisiyle dize sonlarını değişik fiil kipleriyle ya da fiilsiz bağlayan şiirleri, beyit bütünlüğünü kırıp düzeyi özgür bırakışı, aruz ölçüsünün katı kalıplarını genişletmiştir.
Müstezat kalıbında yazdığı şiirlerindeki bu tür denemelerin, Türk şiirinde serbest nazma geçişi kolaylaştırdığı söylenebilir. Rübab-ı Şikeste'deki "Sis", "Sabah Olursa", "Hemşirem İçin", "İzled " gibi toplumsal konulara ağırlık veren şiirlerin yanı sıra, günlük konuşma diline yatıştığı "Balıkçılar" ve benzeri şiirlerinde izlenimci bir hava görülür. Ama, "Balıkçılar" dakiyalın söyleyişe bütün şiirlerinde rastlanmaz. Servet-i Fünun'cuların çoğunda görülen dil seçkinciliği, onun şiirinin de özelliğidir. Osmanlıca-Türkçe sözlüklerde sözcük kullanımına örnek verilirken çoğunlukla Fikret'in şiirlerinden alıntı yapılması da bunun kanıtıdır. Onun, şirini zedeleyen bu tutumu, müzikal anlatımı öne çıkartmış, ama bazı şiirlerini de yer yer söylev havasına sokmuştur.

Fikret'in doğa şiirlerinde, doğayla neredeyse örtüşmeye varan bir uyum vardır. "Yağmur " şiiri, yağmur damlarının cam üstüne düşüşünü andıran bir sesle kurulmuştur. Fikret'in betimlemelerindeki ayrıntı ustalığı onun ressam kişiliğiyle de ilgilidir. Şiirlerindeki karmaşık dil resimlerinde görülmez. Çoğu tablosunda yalın bir ayrıntı arayışı göze çarpar. Pastel renklere ağırlık verişi, şiirlerindeki hüzünlü söyleyişi anımsatır. Güleriz Ağlanacak Halimize adlı kendi portresinde ve aşiyan tablosunda ise stilize bir anlatım vardır.” (TURKCEBİLGİ.COM)

“Millet Şarkısı

Çiğnendi, yeter, varlığımız cehl ile kahre;
Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz.
Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare.
Can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz.
Millet yoludur, Hakk yoludur tuttuğumuz yol;
Ey Hakk, yaşa ey sevgili millet, yaşa.. Var ol!

Gel kardeşim, annen sana muhtaç; ona koşmak.
Koşmak ona, kurtarmak o bi-bahtı vazifen.
Karşında göğüs bağır açık, ölgün yatıyor bak;
Onsuz yaşamaktansa beraber ölüş ehven!
Her an o güzel sineyi hançerliyor eller;
İmdadına koşmazsak eğer mahvı mukarrer.

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Hakk’ında bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa
Sönmez ebedi her gecenin gündüzü vardır.
Millet yoludur, Hakk yoludur tuttuğumuz yol,
Ey Hakk, yaşa ey sevgili millet, yaşa.. Var ol! 

Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?
Yok, kalmadı haşa sana zillet pederinden
Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi,
Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden.
İnsanlığı pa-mal eden alçaklığı yık, ez;
Billah yaşamak yerde sürüklenmeğe değmez.

Haksızlığın envaını gördük.. Bu mu kanun?
En gamlı sefaletlere düştük.. Bu mu devlet?
Devletse de, kanunsa da, artık yeter olsun;
Artık yeter olsun bu deni zulm-ü cehalet..
Millet yoludur, Hakk yoludur tuttuğumuz yol,
Ey Hakk, yaşa ey sevgili millet, yaşa.. Var ol!“

 

Yahya Kemal Beyatlı (1884 – 1958)


Yahya Kemal Üsküp doğumludur ve çocukluğu kaybettiği baba ve annesinin ardından sıkıntılı geçmiştir. Yaşamında, İstanbul, İspanya ve Paris etkili olmuştur. Paris’de, Fransızca öğrenmiş, böylece Fransız şiirini öğrenme olanağı bulmuş ve Fransız şairlerinden etkilenmiştir.

Modern şiir hakkında değerlendirmesine kulak verelim;

“… kollektivite’nin lisanında olmayan ve ancak birbirleri­nin anlayabildiği hususî kelimeler kullanmışlardır. Bu su­retle bir zümre şiiri vücuda gelmiş, millet onları tâkip edememiştir... Tanzimattan sonraki birinci nesil, yâni Ke­mal Beyler, Hâmit Beyler de şiirde hakikî inkılâp yapama­mışlardır. Gerçi ruh bakımından Garp şiirinin bâzı ahlâkını, bâzı huylarını almışlardı. Fakat şekil bakımından hiçbir değişiklik yoktu. Zâten Namık Kemal Beyin şiir diye yaz­dıklarının çoğu nutuktur. Hâmit Beye gelince, onda lirizm var, epik tarafı da kuvvetlidir. Fakat o da şiirin malzemesi olan lisan bakımından eskilerden ileri gidemedi. Birinci nesil böyle... İkinci nesil, yâni Fikret’le Cenap nesli de Türk şiirine hakikî bir yenilik getirmedi. Fakat şiiri nesre tahvil etti. Daha doğrusu nesri şiir sahasına nakletti. Çok defa sâde bir lisan kullanıyordu. Fakat maalesef çok za­man yaptığı şey, nesirdi.
Cenap da kendisini sembolist zannediyordu. Sembolizm hakkında makaleler yazdı. Fakat sembolizmi katiyen anlamamıştı. Zannediyordu ki, sembo­lizm birtakım teşbih ve istiâreleri sıralamaktır. Kendi şii­rinde de bunu yapmıştır. Cenap’ın şiirinde bir yenilik yok­tur. Bu şiir eskidir... Ben istiyordum ki, yeni Türk şiiri herkesin kelimeleriyle yapılmış olsun.”

Paris’den Türkiye’ye döndükten sonra, Türk şiirinde devrim yapmıştır. Bu devrimin ana özellikleri şunlardır;

“İstiyordum ki, Türk’ün hançeresine göre telâffuz edilmiş ve Türk’ün hançeresine uygun bir âhenk içinde kullanılmış kelimelerle bir şiir yaratılsın. Türkçenîn Türk’­ün fâtih bir millet oluşundan ileri gelen bazı hususiyetleri vardır. İstanbul Türkçesi bütün bu hususiyetleri kendinde cemeder. Türk milleti birtakım ülkeler fethetmiştir ve bu fütuhât sırasında bazı kavinden esir etmiş ve temsil et­miştir. Aynı zamanda bu kavimlere mensup kadınları ken­disine nikâhlamış, bunlardan câriyeler almıştır. Türkçe konuşmak mecburiyetinde kalan bu kavimler Türk’ün söy­lediğini tekrarlamış, fakat bunu kendi hançerelerinin hu­susiyetlerine göre telâffuz etmişlerdir. İşte bu suretle bir terkip husule gelmiştir. İstanbul Türkçesinin âhengi işte böyle doğmuştur. Bu, Türk'ün fatih bir millet oluşunun neticesidir. Benim istediğim Türkçenin hususî âhengine göre telâffuz edilmiş kelimelerle bir şiir yaratmaktı. Eskiler, Acemcenin âhengini esas tutmuşlar, Türkçe kelimeleri de bu âhenge uydurmak ve sığdırmak' istemişlerdi.

İkinci gayem, Türk şiirini hâlis olmayan unsurlar­dan kurtarmak ve ona asıl unsuru olan ritmi bahşetmekti. Şiirin asıl maddesi mânâ değil, lâfızdır. Sembolistlerin en büyük hizmeti bunu anlatmak olmuştur. Sonra sembolist­ler, şiirin teşbih ve istiâreden ibaret olmadığını, bunların «impur» unsurlar olduğunu tespit etmişlerdir. O zamana kadar birçokları zannediyorlardı ki, şiir yazmak muvaffaki­yetli teşbihler yapmaktır. Şiir bu değildir. Şâirlik, mânâyı lâfıza tahvil etmek sanatıdır. Şiirde esas lâfızdır. Yâni, «le verbe». Fakat lâfız, kelimelerin istifinden ibaret değil­dir. Kelimelerin hususî bir âhenk husule getiren terkibin­den şiir doğar. Burada en mühim unsur, mısradaki «on- dulation»lardır, âhenk dalgalanışlarıdır.

Üçüncü gayem şu idi: Sentetik şiir yapmak. Bizim şiirde beyitler vardı, hakikî manzume yoktu. Hakikî man­zume muhtelif kısımları birbirini tamamlayan bir bütündür, bir bestedir. Bütün Türk şiirinde, yâni eski Divan şiirinde topu topu dört veya beş sentetik şiir vardır. Halbuki şiir beyitler değil, şiir bestedir.”




Şiir tekniği hakkında görüşleri;

Şüphesiz esas mısradır. En uygun kelimelerle taaz­zuv etmedikçe mısra doğmuş, yâni mevcut değildir. Mısra mânâsı, şekli ve rimi ile birlikte doğar. Fakat onu bazen aramak veya beklenek lâzımdır. Evet, doğacak olan manzumenin bütün miraları levhi mahfuzda mevcuttur. Fa­kat onları bulmak için şâir doğmuş olmak lâzımdır... Ba­zen mısraın yarısı doğar, yarısını aramak lâzımdır. Aran­mazsa bulunmaz ve işte o zaman manzumenin içinde yan­lış ve mekanik msralar yer alır. İnsan bunu derhal his­seder, çünkü bu nısralarda «musique intérieure» yoktur. Halbuki mânânın ve ritmin mükemmeliyetile doğan bir mıs­ra ebedî  “définitif” bir şeydir. Onda mânâ ve şekil birbirini tamamlar.”

İspanya Büyükelçisi iken, haber vermeden görevini terk eder ve Paris’e gider. Dönüşünde, Atatürk bir akşam onu sofrasına çağırır.  

“Atatürk Yahya Kemal'e döndü ve sordu :

—  Tebrik ederim Yahya Kemal Bey, güzel bir şiir... Ama bugünün çocukları bu dilden anlarlar mı?...
Yahya Kemal sıkıla ezile cevap verdi :
—  Divan Edebiyatına yeni bir nefes koymayı denedim Paşa Hazretleri...

Soyadı yasasından sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya sadece Atatürk diye sesleniyor, Atatürk de imzasını «Kemal Atatürk» diye kullanıyordu. Fakat Yahya Kemal alışkanlığı ile «Paşa Hazretleri» diye karşılık vermişti. Atatürk bunun üstünde durmadı. Yüzünü iyice Yahya Kemal'e döndürerek konuştu:

—  Demek Divan Edebiyatını taze nefeslerle diriltmeye  çalışıyorsunuz Yahya Kemal Bey!  Biz de sizin yolunuzu tutsaydık, Osmanlı yönetimini taze güçlerle yaşatmaya çalışmamız gerekecek, Cumhuriyeti rüyamızda bile göremeyecektik. Siz buna ne diyorsunuz?

Yahya Kemal sustu, önüne baktı. Bir karşılık vermiş olmak için konuştu:

—    Küçük bir denemeydi, Paşa Hazretleri, başarılamadı...
—   Başarılamaz!, istediğiniz kadar usta bir şair olun, dilde ölmüş sözcüklerle şiir yazdınız mı kimse anlamaz sizi, kendi kendinize söylenmiş olursunuz... Bu duygularınızı Türkçe ile söyleyemez miydiniz?... “

Bu konuşmanın başka bir bölümünde ise, Atatürk, Kemal Çağlar’a sorar;

“— Güzel bunlar. Bir diyeceğim yok ama Anadolu’ya, Kurtuluş Savaşımıza ait şiirleri yok mu? Bir de onlardan’dan oku!..
Sofraya yeniden bir karanlık çöktü. Yahya Kemal’in Anadolu ve Kurtuluş Savaşı için şiir yazmadığını sofradakilerle birlikte Atatürk de bilmekteydi. Bile bile böyle ko­nuştuğuna göre, Yahya Kemal’in korktuğu başına gelecek demekti. Behçet Kemal, ezile büzüle:

Kurtuluş Savaşı ya da Anadolu için yazılmış bir şiirini görmedim Atatürk. Belki varsa, kendileri bilirler.”

Atatürk, Yahya Kemal’e döndü:
-          Var mı?
-          Ne yazık ki yok Aziz Paşam!..
-       Yaaa... Demek yok!.. Kurtuluş Savaşımızın içinde yaşadınız, Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili îdiniz. Dış ülkelerde devletimizi temsil ettiniz, öyle olduğu halde Cum­huriyet için, Kurtuluş Savaşı için yazılmış bir şiiriniz yok demek!.. Pekâlâ, bu sizin bileceğiniz bir iştir!..”

Yahya Kemal tarihe meraklı ve çok bilgiliydi. Osmanlı’nın ihtişamlı günlerini özlüyordu.  Tarih bilgisi çok derin olan Yahya Kemal’in Mohaç gibi Osmanlı savaşlarına dair çok güzel şiirleri bulunmaktadır ama ilginçtir, kendi ulusal kurtuluş savaşına ve içinde yaşadığı ispanya iç savaşına dair tek bir dizesi yoktur.

Yahya Kemal şiiri;
“Endülüs'te Raks

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli...

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden: "Ole!"”   

Türkiye Cumhuriyet Dönemi  


Cumhuriyet dönemi ile yeni bir yaşam başlamaktadır. Devrimler peş peşe gelir ve ulusal devlet anlayışı ile dilde de bir Türkçeleşme başlar. 

Anadolu’da Ulusal Kurtuluş Savaşı, Türkiye’nin kuruluşu ve devrimleri ile Rusya’da Bolşevik ihtilali ve kominist devrimlerin yaşandığı dönemin şairidir. Şiir biçeminde olduğu kadar, içerikte de devrimcidir. Nazım Hikmet’in
şiirimizde çok ayrı bir yeri vardır.  Nazım, şiir diline de kendisinden sonra gelenleri etkileyecek ölçüde yenilik getirmiş; şiirde kullanılan, kullanılmayan sözcükler ayrımını ortadan kaldırmış; dizeleri kullanmaya getirdiği özgünlükle de özgür koşuk biçiminin gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır.  

1920’li yılların sonunda, 1928’de Cumhuriyet döneminin ilk topluluğu olan Yedi
Meşale’nin kurulduğunu görüyoruz. 1933’e değin çalışmalarını birlikte sürdüren
topluluk altısı şair, biri öykü yazarı olan yedi kişiden oluşmuştur. Amaçlarının şiirin tekdüzelikten kurtarmak olduğunu açıklamışlardır. 

1940’larda Toplumcu Gerçekçilik akımı ortaya çıkmaya başlar. Bu akımın en büyük şairi Nazım Hikmet olurken,  diğer önemli şairleri Attila İlhan,  Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz,  Enver Gökçe,  Ahmet Arif, Hasan Hüseyin’dir. Şiir de olabildiğince yeni denemeler yaparken, toplumun sorunları üzerine eğilirler ve şiirselleştirirler. Bu kuşağa Attila İlhan “altın kuşak” der.
Bu dönemde Attila İlhan, Toplumcu Gerçekçilik çizgisinde Mavi Hareketini başlatır.

1940’lı yılların başında Cumhuriyet döneminin ikinci topluluğu Birinci Yeniler ya
da Garipçiler’le karşılaşıyoruz. 1941’de, kendi seçtikleri şiirleri yayımladıkları Garip adlı kitapla adlarını kamuoyuna duyuran bu küçük topluluk, Orhan Veli (Kanık), Oktay Rifat (Horozcu) ve Melih Cevdet Anday’dan oluşmuştur. Şiirde ölçüye, uyağa, şairaneliğe karşı olduklarını açıklayan genç şairler, bu anlayışla yazdıkları şiirlerinde kullandıkları dille, şiir dilinin konuşma
dili yalınlığını kazanmasında önemli bir rol oynamışlar; kullandıkları sözcükler nedeniyle garip karşılanmışlardır. 

Şiir kitaplarını 1940’lı yıllarda yayımlayarak adlarını duyuran şairler arasında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cahit Külebi, Necati Cumalı gibi şairleri anabiliriz. 

Şiir yazmaya kırklı yıllarda başlamakla birlikte etkilerden sıyrılarak kendi kişiliğini yansıtan şiirlerini 1950’li yıllarda yayımlamaya başlayan Behçet Necatigil’i de anmak gerek. 

Şiirimizi 1960’lı yıllara götüren bir grup şairimiz de İkinci Yeniler olarak adlandırılanlardır; İlhan Berk, Cemal Süreyya, Sezai Karakoç,  Ece Ayhan, Ülkü Tamer sayılabilir. Oktay Rifat da daha sonra katılmıştır.

Muzaffer Erdost’un adlandırdığı İkinci Yeni Hareketi , birçok yönüyle Birinci Yeni’ye karşı bir hareket özelliği taşır. Genelde, onların basitlik ve anlaşılırlık eğilimine tepkidir. İkinci Yeni’nin temel dayanakları, imge kullanmayı genişletme, özgür çağrışım, somuttan soyuta yönelme, anlamdan uzaklaşma, us dışına çıkma, kapalılık, çevreden kaçış, dilbilgisi kurallarını çiğneme ve düzgün anlatımdan kaçma olarak özetlenebilir. İkinci Yeniler bu tutumlarıyla şiiri yeniden anlaşılmaz bir duruma getirmişlerdir.

60’lı yıllarda İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu öne çıkar. 

Daha sonrasında da, Refik Durbaş’la Nihat Behram bu yılların toplumcu şairleri olarak görülüyorlar.   





Nazım Hikmet Ran (1902 – 1963)


Nazım Hikmet, Türk şiirine, serbest nazmı ve sıradan insanın konuşma dilini toplumcu gerçekçi anlayışın getirdiği içerikle şiiri getiren ve yerleştiren şairdir.
Nazım’ın şiirlerinde, vezin ve kafiye yoktur, ancak bir iç vezin vardır. 
Nazım Hikmet’in yaşam öyküsünü hemen herkes bilmektedir.Özetle;
İstanbul doğumlu, Annesi ressam, Türkiye’de bir şiir kitabı ile Donanmayı isyana teşvikten 15 yıl yatar, serbest kalınca öldürülmek üzereyken SSCB’ne kaçar ve orada vatan hasreti ile ölür.

Dr. Cafer Gariper şiiri hakkında şöyle demekte;

Nâzım Hikmet’in örtük ideolojik dili kullandığı şiirlerindeki asıl başarısı sembolik ifadeye yönelmesinde, sosyal, politik fikirler ve ideolojiyle birlikte ve onlara rağmen şiirde lirizmi kurabilmesinde, gelenekle oluşturduğu metinlerarasılıkta aranmalıdır. Bu da şiir sanatıyla ideolojik katmanın iyi bir şekilde yoğrulması, fikir tabakasının şiire has heyecanla bütünleşmesi, onun içinde erimesi ve şiiriyeti yıkmadan ifade alanına dökülmesi anlamına gelir. Şairin Salkım Söğüt ve Kerem Gibi şiirlerinde kurduğu dil, işte bu ideolojik yapıyla estetik dokunun iyi bir şekilde sentezlendiği ürünler arasındadır.

Temelde yeni bir dünya arayışının, kurgusunun ve kavrayışının peşinde olan şiir, sonunda ideolojiyi de imgelem dünyasının yasalarına tâbi kılar. Şiirin imgelem ve dil yasalarına bağlanan dış dünyaya ait diğer ögeler gibi ideolojik katman da imgesel doku içinde eriyerek estetik yapının bir parçasına dönüşür. Bu, şiiriyetin ideolojiyi geriletmesi, bütünlüğü içerisinde eritmesi, kendine dönüştürmesi anlamına gelir. Şiir, fikir katmanı ve ideoloji karşısında ancak bunu başardığında varlığını gerçekleştirebilir.

Nâzım Hikmet’in yalnız gençlik döneminde değil, sanatının olgunluk döneminde de kaleme aldığı ideolojik dilin kullanıldığı manzumelerinde kısmen kapalı ifadelere başvurduğunu eserlerinden takip etmek mümkündür. Rubailer’in bir kısmı ile Kız Çocuğu gibi şiirlerinde bunu görürüz. Ancak o, özellikle üzerinde baskı hissetmediği Türkiye dışında kaleme aldığı şiirlerde ideolojiyi daha ziyade açık bir şekilde ortaya koyma yoluna gider. (Gariper, 2014)

Nazım Hikmet’in şiir sürecinde bir dönem Mayakovski’den etkilenmişliği de vardır.  




Nazım Hikmet’ten bir şiir.

“Delikanlım!
İyi bak yıldızlara.
onları belki bir daha göremezsin.
Belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin…
Delikanlım!
Senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
     güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve senin kafan
     kâinatın en mükemmel şeyidir.
Delikanlım!
Sen ki, ya bir köşebaşında
      kan sızarak başından
gebereceksin.
ya da bir darağacında can vereceksin.
iyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha


Delikanlım!
      Belki beni anladın.
    belki anlamadın.
Kesiyorum sözümü.»
(Nazım Hikmet’in Benerci Kendini Niçin Öldürdü kitabından).
 

 

Attilâ İlhan (1905 – 2005)


Attila İlhan’ın, CHP Şiir yarışmasında 2. Olan Duvar kitabı üzerine, Nazım Hikmet; Duvar beni çok sevindirdi. Attila İlhan, gayet soylu, özlü şair. Pek beğendim. Aşkolsun delikanlıya.” der…

“Kimi edebiyat sözlükleriyle ansiklopediler, Attilâ İlhan'la il­gili olarak şu genel nitelemelerle yetiniyorlar: 'Şair, yazar' ya da 'şair ve romancı'. Galiba en tam niteleme, AnaBritanin ki: 'Şair, romancı, gazeteci, deneme, eleştiri ve se­naryo yazan.' Sanatçımız, böylesine zengin bir uğraşın insanı!

Ama Attilâ İlhan deyince, önce şairliği gelir aklımıza; pek de haklı olarak. Toplumsaldan bireysele uzanan genişliğine bir ger­çeklik içinde, alabildiğine çeşitli temaları, içine yer yer iyimser bir romantizmi de katarak, zengin bir imge dünyasının imbiğinden geçirirken, kendine özgü bir, ses, biçim ve estetiğin yaratıcısı oldu o. Bu bakımdan çağdaş Türk şiirine yeni boyutlar getirmiştir ve 'şuara bezmi'nde apayrı bir yeri vardır şairimizin. Attilâ İlhan, sanatta hemen her konuda pek önem verdiği bireşim (sentez) kay­gısını, önce şiirinde gerçekleştirmiştir. Doruğunda Nâzım Hikmet'in bulunduğu çağdaş şiirimizin o büyük dağ silsilesinde, gözü­nüze çarpan ilk yüce tepelerden birinde de o kurulmuştur.
Şimdi siz, Attilâ Ilhan'dan belleğinizde tuttuğunuz zengin liste­den kimi şiirler hatırlıyorsunuzdur: Biliyorum, 'Şahane Serseri'”

'Sisler Bulvarı', 'Yağmur Kaçağı', 'Hanelise', 'Üçüncü Şah­sın Şiiri', 'Ben Sana Mecburum', 'An Gelir' mutlaka vardır iç­lerinde.
Ama o ne yok ki aralarında!

Ha bakınız, abartarak da olsa söylemiş olayım. Bütün Attilâ İlhan o şiirdedir. Yalnız ona özgü diyebileceğimiz zengin imge dünyası, ışıklı ses yapısı, bireyseli, toplumsalı ve dahası politiğiy­le...
Attilâ ilhan'ın pek önemli bir yanı vardır ki unutulur: Düşünür yanıdır o!
Gerçekten sanatçımız, içine güçlü bir polemikci cerbezeyi de katarak, çağdaş Türkiye'nin tarih bilinci, devrim ve kimlik sorunla­rını da tartışmıştır. Özellikle adları 'Hangi' diye başlayan kitaplarıy­la yaptığı budur: 'Hangi Batı', 'Hangi Sol', 'Hangi Sağ', 'Hangi Atatürk', 'Hangi Laiklik'...

'Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak' der dururuz.
Nasıl gerçekleşecek bu?

Attilâ İlhan, konuya önce 1923 Devrimi'nin üzerine kurulu ol­duğu üç önemli eylemin altını çizerek başlar ki, şunlardır: Emper­yalizme karşı kurtuluş savaşı, padişaha karşı demokratik devrim ve toplumun ümmet aşamasından millet aşamasına dönüşümü.

Bunları göz ardı edemeyiz.

Bitmedi. Kimliğimizi ortaya koymamız, ancak çağdaş, ulusal bir kültür sentezine gitmekle mümkündür. Yoksa, onun bunun maymunu ol­maktan kurtulamayız. Böylesi bir sentez, sıradan bir Batı öykünmeciliği ile gerçekleşemez; ama geçmişin ümmet anlayışına döne­rek de gerçekleşemez. İster istemez akılcı, demokratik ve laik olacaktır. Ve diyalektik bir yöntemle eğilecektir sorunlara. İşte Attilâ İlhan'ın söyledikleri aklımda kaldığıyla! Çoğumuzun bilmediği, bir bölük insanımızın da bilir gözüktü­ğü konulardır bunlar. Ama sizin ilginizi çekmiş olmalıdır. Yarından tezi yok, açınız Attilâ İlhan'ın kitaplarından birini; örneğin en son yayımlananından, Hangi Laiklik'ten başlayınız isterseniz.” (Ankara, 1996)

Attila İlhan, şiir bileşimini, ulusal bileşim temelinde; eskinin Divan ve Halk şiirlerinden yararlanarak, ama eskiyi yinelemeden yeni biçim ve çağdaş içerikle üretmek olarak anlar ve kurgular… Attila İlhan, şiirde imgecidir, güçlü benzetmeleri vardır. Düşünsel boyutta da, “Toplumcu Gerçekçi” dir… Anlamsız ve amaçsız içerik üzerine şiir kuran Orhan Veli ve 2. Yeni akımları ile savaşmış; karşılarında Mavi Akımı kurmuştur. Şiir geleneğinin kökü, Ahmet Yesevi’den bu yana gelen, içeriğin toplumu ve sorunlarını yansıtması anlayışı temelinde; dönemin emperyalizm karşıtı ve ulusal kurtuluş ideolojisi ve sosyalist anlayışın yakınlaşması yorumudur.

Ataol Behramoğlu şiiri için ne diyor;

Büyük şairler vardır bir de mucize şairler. Türk şiirinin mucize şairlerinden biriydi. Üç beş şairinden biriydi. Biçimde Türk şiirinin bütün geleneklerini çok iyi kavramış özümsemiş bir şairdi. Batı şiirinin en modern yaratılarından haberdar. Bunların son derece yerli bir sentezini yapmış olan bir şair. Biçimin büyük bir ustası aynı zamanda duygu inceliklerinin olağanüstü bir şairi imge yapmada ikinci yeni şiirine yakıştırılan bu işin asıl ustası Attilâ İlhan'dır.”

Turgay Fişekçi ise;

Çağdaş şiirimizin en benzersiz kişiliklerindendi. Nazım Hikmet'le başlayan şiir serüveninde, toplum ile birey arasında çağdaş bireyi şiir dünyamıza kazandırdı. İlhan, imge gücü benzerine rastlanmayacak ölçüde büyülü bir şiir dünyası yarattı. Sonraki kuşakları büyük ölçüde etkileyen bir şair oldu. Şiirlerinin yanı sıra şiir alanındaki görüşlerini savunmadaki mücadeleciliği, savaşımcılığı ile de şiir tarihimizin baş aktörlerinden biriydi. Şiirleriyle çok geniş kitleleri etkiledi. Fakat gerçek şiirle bayağılık arasındaki sınırda her zaman şiiri galip geldi.”

“BÖYLE BİR SEVMEK

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir

gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir”
  

Behçet Necatigil (1916 – 1979)   


Derinden akan bir ırmaktır Necatigil’in şiirleri. Duymak için iyice dinlemek gerektir.

SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.


Cahit Külebi (1917-1997)

 

Aramızda bir yalvaç gibi dolaşıyor o! Onun küçük bir şiirle bile, nice kitaplara sığmayan, aydınlık bir dünya kazandırıyor bize! O nedenledir ki; Külebi’nin çağdaşı olmak, onunla birlikte bu havayı solumak, onu yakından tanımış olmak bir ayrıcalıktır.” diyor Mustafa Şerif Onaran…

 

Cahit Külebi’nin şiiri, Halk Şiirinden derinden etkilenmiştir çünkü halk şiirini ortaya çıkarak ortamda, kültür içinde kimliği ve şair duyarlılığı oluşmuştur.  Ancak Külebi’nin şiiri, Halk Şiiri olmayıp, Halk Şiirini özümsemiş Modern Türk şiiri içinde yer alarak, kendi sentezini yapmış bir şairin şiirleridir.  

Kimlik meselesine dönelim. İnsanların kişiliklerinin, kimliklerinin oluşumunda yaşadıkları çevrenin önemi nasıl büyükse, şiir kimliklerinin, bileşimlerinin oluşmasında da yaşadıkları hayat aynı şekilde etkindir, belirleyicidir. Bu sözlerim elbette kendi şiirini, şiir kimliğini başarabilmiş ozanlar için. Şair sahici olmak zorundadır. Taklit ederek, öykünerek, başka bir insanın hayatı içindeymiş gibi şiir yazamazlar, yazdıkları özgün ve o kişiye ait olamaz.

Bakın bir örnek vereyim… Timur Selçuk, ben yaşların özellikle iyi bildiği ve çok da sevdiği bir besteci ve yorumcudur. Timur Selçuk, bir kentsoyludur, küçük burjuvadır; Münir Nurettin Selçuk’un oğludur. Yaşantısını ve ilişkilerini bir düşünün. Sonra bu büyük sanatçımızın, sanat yaşamı süresince sürdürdüğü hayatlara bakalım… Önce, sınıfsal ve toplumsal konumuna yani kimliğine uygun besteler yapar; İspanyol Meyhanesi, Ayrılanlar İçin, Rindlerin Akşamı… Unutulmaz şarkılardır. Müzikaliteleri harikadır.  Sonra hayatında sosyalist dönem gelir. Gene besteler yapar, o günler söylenir ama hiçbiri kalıcı olamaz, sabun köpüğü gibi akar giderler ve müzikaliteleri yavandır. Sonra, dine döner, içine kapanır. Bilinen bestesi var mı bu dönemde…  Timur Selçuk hayatı ve sanatsal sonuçları benim içinbu örnekleme anlamında tipiktir..

Cahit Külebi, kırsalda doğmuş bir Anadolu çocuğu. Çocukluğu, yani kimliğinin oluşumu burada, halk türküleri içinde, halk şiirleri ile. Yani o halk türkülerini, şiirlerini üreten hayatın, kültürün içinde. Duyarlılığının oluşumu burada. Cahit Külebi, Attila İlhan gibi, Nazım gibi, Turgut Uyar gibi bir şehirli değil…
Ve cumhuiyet öğretisi O’nu alır, batıya götürür. Çağdaş sanat ile, tanıştırır. Artık şehirli olmaya başlamıştır ama duyarlılığı halk şiirinin pınarlarıdır…

Anadolu yaşantısı içinde halk kültürü ile oluşmuş duyarlılığının sonrasında, bilinçlenme, dünyayı anlama ve yorumla kimliği yani ideolojisi Cumhuriyet, şehire geçiş ve şehirde var oluş, yurt dışına gidip, çağ ile tanışma ve yeniden üretme biçimi modern. Aldığı eğitim ve sahiplendiği dünya görüşü; artık yaşama biçimi şehirdir ve şehirli kültürüdür… Modern şiirdir.

Cahit Külebi, Cumhuriyet dönemi modern Türk şiirinde, tektir; benzeri yoktur, oluşumu çok özel bileşim üzerindedir.  Bütün bunların arasında Cahit Külebi sahicidir, özgündür; taklit veya var olanın yeniden üretilmesi değildir… 


Hikâye

Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!


Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!


Can Yücel (1926 – 1999)


Can Yücel de Toplumcu Gerçekçi Türk şiirinin bir büyük ustasıdır. Babası Hasan Ali Yücel K:., Sonsuz Doğu’da çalışmakta olan kardeşimizdir.

Toplumcu Gerçekçi şiirimize, içerik ve biçem olarak farklı bir renk katmıştır.

Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim 
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla
ha düştü, ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici
hep, hepp acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40
ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbula,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ
mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.”
  

 




Ahmet Arif (1927-1991)


Türk şiirinin Diyarbakırlı Türkmen kökenli usta ozanıdır. Tek bir kitap ile, unutulmaz ustalar arasına girmiştir. Toplumcu gerçekçi akımı içinde, doğa ile bütünleşmiş, haksızlığa, zulme isyanın şiiridir.  Yaşadığı coğrafyanın duyarlılığı ve halk kaynağındaki sesini hiç yitirmeden, lirik, epik ve koçaklama tarzını kusursuz bir kurguyla kullanarak, özgün, tutkulu, müthiş ezgili çağdaş şiirler yazdı.  
 
Gülten Akın şöyle demekte;
 
Ahmet Arif’in şiirine, umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Ekleyeceğim: Onun şiiri, onurun ve alçakgönüllülüğün, derinliğin ve yalınlığın bile şiiridir. Bu özellikler sonradan edinilme değil, doğulunun geleneksel özellikleridir. Akıl ve yürek bir olmuştur. Hayat, en acı, en umutlu deneylerini sermiştir. O yirmi şiir yazılmıştır.” (AKIN, 1996)
 
“Terketmedi sevdan beni


Aç kaldım, susuz kaldım,

Hayın, karanlıktı gece,

Can garip, can suskun,

Can paramparça...

Ve ellerim, kelepçede,

Tütünsüz, uykusuz kaldım,

Terketmedi sevdan beni”
 
 

Cemal Süreya (1931 – 1990)

 
İkinci Yeni hareketinin önde gelen şair ve kuramcılarındandır.  1950′lerin başlarında gelişen ikinci yeni hareketine katılmakla birlikte, şiirde anlamsızlığı savunan görüşleri benimsemedi. Karşı çıktığı geleneğin diri değerlerinden yararlandı. Şiirde erotizmi canlandırırken, toplumsal konuları da işledi. Şiirin “anayasaya aykırı” olduğunu, doğanın ahlakı kovduğu yerde ve yasadışı olduğunu savundu.  Şiirinde imge ve güçlü müziği ile öne çıkar.  
 



Üstü Kalsın
 
Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
 
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
 
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...
 
Üstü kalsın...”



Tevfik Fikret ile son söz yerine;


“Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bal
Kendi cevvim, kendi eflakimde kendim tairim,
İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma;
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.”

Günümüz Türkçesi ile;

                (Kimseden feyz ümid etmem, kol kanat dilenmem
                Kendi boşluğumda, kendi göklerimde, kendim uçarım
                Eğilmek, tutsaklık zincirinden ağırdır boynuma
                Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim)






 

Şeyh Bedrettin-ı Simaviye Gazel, Attila İlhan


varsa devran içinde devran
bu devranın devranıyız biz
o canlar ki cananından taşra düşmüştür
cananıyız biz

gönül mahzun
ay karanlık
yıldızlar gözden nihan olsa da
arşı ferşi ışıktan titretecek
bir aydınlık imkanıyız biz

ince bir yağmura gerçi asılmıştır
-serez'in esnaf çarşısı'nda-
uzadıkça uzar gölgesi darağacından
o asırdan bu asıra
şeyh bedrettin-i simavi'nin
elhak/devamıyız biz

geçer mermi ıslıklarıyla/tek tek
vurduğunu dağıtan
sunturlu mısralar
rediflerin gümbürtüsü akla ziyan
tantanalı bir kavganın demek
gazelhanıyız biz

tohum ağaç ve orman
ölümün içerdiği hayat
buhara inkilap eden su
-iriş dede sultanım iriş-
gün bu gün saat bu saat
diyalektiğin fermanıyız”

Hürol Taşdelen


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder