10 Ağustos 2016 Çarşamba

Gelenekten Güncele 1/2

Gelenekten Güncele Türk Şiiri

Gençlik yıllarımda şiir, yaşamımın merkezindeydi. Şiir yaşardım adeta… Attilâ İlhan’ın çırağı olma onuruna erişmiş, “delikanlı toplumcu ozan” adını almış genç ozan iken, meslek, şairlik tercihinde, mesleği seçerek sisteme yenilmiş bir kişiyim…
Ancak, şiir hala benim için tutku, kadim bir öğreti ve ilk insandan bu zamana, insanın çığlığıdır.


 Davet, Nazım Hikmet


Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
                    bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
                    bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
                    bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
                    bu hasret bizim...” (Hikmet)














İnsanoğlu, doğayı önce anlamak ve sonra da değiştirebilmek için, bilim, sanat ve felsefeyi kullanmaktadır. Her birinin de doğal olan bilgiye erişmesi ve sonra kendi sistemi içinde üretmesi farklı yöntemlere dayanmaktadır.
Sanat, doğayı kişinin sezgi ve deneyimleri ile algılar, yeniden üretir veya yaratır, belli bir estetik biçem içinde ortaya koyar. Sanatta tek doğru, tek anlama, tek yorumlama yoktur ve olamaz. Sanat yapıtına ulaşan kişi, kendi deneyim, bilgi birikimi ve sezgileri doğrultusunda, yaratılmış, üretilmiş olan yapıtı, algılar, yorumlar ve bir anlamda yeniden üretir. Bireyin sanat ürününü algılaması, toplumsal ve sınıfsal gerçekliği ile ilişkindir.

Bilimin, aksi kanıtlanana kadar herkes için aynı olan doğrusu, sanatta yoktur ve olamaz. Bir anlamda, sanat toplumsal düzlemde, sanatçı ile izleyen, okuyan arasında ikili bir ilişkidir ve bireysel bir eylemdir de denebilir. Sanat için tüketim sözcüğü yanlıştır, sanat yapıtını izleyen, okuyan kişi de, yeniden üretmektedir. Yani çift taraflı bir üretim söz konusudur. Bu nedenle de, herkese göre ortaya farklı bilgi koyabilir, duyulara ve duygulara farklı etkiler yapar.
Şiir, sanat dallarından belki de en eskilerinden biridir. İlk insanın doğa karşısında verdiği tepki, çığlık da şiir olarak yorumlanabilir mi? Mağaralara resim çizen atalarımız da, acaba şiir de söylüyorlar mıydılar?
Şiir tarihsel kültür süreçleri içinde de, gelişerek, dönüşerek ve değişerek günümüze kadar gelmiştir. Ancak, çılgın bir bilim ve teknoloji çağını, küresel boyutta yaşamakta olan insanoğlunun, şiir ile ilişkisi bence sorunlu bir duruma gelmiştir. Artık, şiir yeniden üretimi, izleyicisi yavaş yavaş azalmakta, doğal olarak da ilk sanatsal üreticisi olan şair de, gerilemekte ve şiir üretilememektedir. Şiir de, bir anlamda tiyatro gibi müzesel bir sanat dalı mı olmaktadır diye endişelenmekteyim.
Şiir dilin olanakları içinde sanat dalı olduğuna göre, şiiri şiir yapan temel, olmazsa olmaz ögeler, imge ve mısra (dize) ‘dır. 

Şiir, tanımlamalarını veya anlatımlarını veya çağrışımlarını imgelerle yapmaktadır. TDK sözlüğünde imge şöyle tanımlanmakta;
“a. 1. Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, hayal, hülya. 2. Genel görünüş, izlenim, imaj: “Efsanevi asi kız imgesine, bu imgenin kararlı ödünsüzlüğüne kavuşabilirdi.” -M. Mungan. 3. ruh b. Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, hayal, imaj. 4. ruh b. Duyularla algılanan, bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar, hayal, imaj.”
Şair, kendi kişisel deneyim ve sezgileri ile doğada veya dış dünyada yani gerçeklik içinde karşılığı olmayan tanımlamaları, benzerleri, düşleri; dilin olanaklarını zorlayarak bir anlamda aşarak duygu düzleminde imge olarak ortaya koyar. İmge olmadan yazılan şiir, ya şiir değildir yada çok eksik ve yavandır.     
Şimdi kaynağını anımsayamadığım bir yazıdan alıntı olarak not almışım. Yazarının affına sığınarak paylaşmak istiyorum;
“İmge, duyuyla edinilen bir deneyimin zihindeki görüntüsüdür, düşünsel bir resimdir. İmgenin oluşum sürecinin ilk aşamasında, şairin dış dünyaya ait gözlemleri bulunur. Şair dış dünyada gözlemlediği nesnelerden bir seçme yapar. Sanatçı duyarlılığı ve hayal gücüyle seçtiği bu nesneler arasında değişik ilişki ve bağıntılar kurar. Gözlemlediği doğa ile ilgili, ama onun kopyası olmayan yeni bir tasarım oluşturur. Zihinde oluşan bu tasarım, dış dünyada karşılığı olmadığı için soyut ve özgündür; özgün olduğu için de etkileyici, heyecan verici, hayranlık uyandırıcıdır. Zihindeki bu özgün tasarımın şiirde dilsel göstergelerle ifade edilmesi ise imgenin oluşum sürecinde son adımdır.
Şiirde imge, günlük dilde bir arada duymaya alışık olmadığımız, ayrı anlam kategorilerine bağlı iki sözcüğün şaşırtıcı biçimde yan yana kullanılmasıyla ortaya çıkar. Örneğin “gecenin derisi” dediğimizde bir imge yaratmış oluruz. Çünkü “gece” ve “deri” sözcükleri günlük dilde aynı bağlam içinde kullanılmazlar. Bu iki sözcüğü birleştirmek akla gelmez. Bunun nedeni bu sözcüklerin gerçeklikleri arasında bir ilişkinin bulunmamasıdır. Bu yüzden biri öbürünü çağrıştırmaz. Ama biz “gecenin seğiren derisi” dediğimiz zaman şiirsel bir anlam ifade ederiz. Çünkü bu ifade imgelemin ürünüdür ve nesnel olmayan özel bir gerçekliğe sahiptir.”
Şair, şiirinde kullandığı imgeleri, hiç kuşku yok ki, taklit, başka imgeye benzetme veya esinleme olarak üretmemeli; özgün ve ilk olmalıdır. Usta şairlerin kendi imge sistemleri, bileşenleri vardır ve olmalıdır.
Halk Şiiri, yaşamsal ve kültürel olarak daha yalın olmakla birlikte, gene kendi imge sistemi vardır. Türk şiiri içinde imge yaratımı ve kullanılmasının en üst seviyeye çıktığı gelenek ise, Divan Şiiridir. Divan şairleri, aklın çok ötesinde, imgeyi şiir içinde olağanüstü ve benzersiz kullanmışlardır.
Modern, bir diğer deyişle Cumhuriyet şiirimizde, dünya ölçeğinde dev şairler yetiştirebilmemizin temel nedenlerinden biri de, Halk ve Divan şiirlerine sahip olmamızdır. Modern şiire geçişi sağlayan ustalar ve Attila İlhan’ın deyişi ile altın kuşak, 40 kuşağını devleri, hep kendi güçlü imge sistemleri ile şiirlerini yazmışlardır ve altında Divan’ın imge zenginliği içindeki Divan Şiiri etkileri de güçlü olarak vardır.
Modern şiirimize en büyük kötülüğü, içeriği boşaltarak ve imgeyi bir diğer deyişle geleneği boşlayarak şiir yazmaya çalışan Garipçiler ve 2. Yeniciler yapmışladır.
Modern şiirimizde, şiir biçemi anlamında devrimci şairlerimiz, başta Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet, Attila İlhan ve diğerleri hep kendi imge sentezlerini (bileşenlerini) yapmış büyük ustalardır.
Şiirin bir diğer olmazsa olmazı mısra (dize)… Ustam Attila İlhan, özel sohbetlerimizde ki, her biri benim için eşsiz bir eğitimdi, “… Bir metinin şiir olup olmadığını anlamak için, mısraları yan yana, nesir gibi yaz. Eğer, mısralar, nesir içinde cümle durumuna geçiyor, ben mısrayım diye bağırmıyorlarsa, o metin şiir değildir” derdi.
TDK sözlüğüne mısra (dize) tanımına baktım, hiçbir şey bulamadım. Yalnız bir örnek vermiş. Mısra, şiirin birimidir diyelim biz de, bu yazıda Yahya Kemal bölümünde Yahya Kemal’in anlatımlarına gönderme yapıp, bırakalım.
Bir de şiir de vezinden söz edilir; dış ve iç vezin. TDK sözlüğü; “ tartı, ölçü” diyor. Bence eksik bir tanım. Ancak tanımı bırakıp, anlatmak istediğimize geçersek; modern şiirde vezinin ortadan kalktığını sanan önemli bir şiir çalışan ve okuyan kitle bulunmaktadır. Oysa şiirde iki vezin vardır; dış ve iç vezinler. Divan’ın Aruz, Halk şiirinin Hece vezni gibi tanımlanan vezinler dış vezindir. Şiirin bir de iç vezini vardır; şiirin müziğini ortaya koyan. Her şiir için ayrı formdadır, bir tür o şiirin iç kimliğidir. Modern şiirin ustalarının şiirlerine dikkat ettiğimizde, her birinde bir iç vezin bulunmaktadır.
Her şiirin bir müziği vardır. O nedenledir ki, çok güçlü şiirler kolayca bestelenemez. Bestecinin, şiirin iç müziğini yakalaması ve onunla koşut, müzik formunda bestesini yapması gerekir. İçerik ve biçemsel olarak, ancak uyum sağlayabilirse besteci, bir şiiri besteleyebilir. Bu uyuma bence Yahya Kemal, Münir Nurettin ikilisi çok iyi örnektir.
Sanatçı Atatürk’ün tanımı ile “alnında ışığı ilk hisseden insandır”. Çağının tanığı ve öncüsü. O zaman, sanatçının ürününde, içerik biçem gibi önemli olmaktadır. Yani hem çağa ve döneme tanıklık edeceksin, hem de ışığı alnında ilk hisseden olarak, topluma öncülük edecek ve dönüştürmek için yapıtlarını ortaya koyacaksın. Toplumcu gerçekçi şairlerimiz bu anlayışta, şiirlerini yazmışlarıdır. Bence Türk şiirinin kara budun, yani halk geleneğinden gelen tüm şairler de, kendi dönemlerinin çerçevesinde, bu şekilde yazmışlardır. Yalnız bu noktada çok büyük bir tehlikeye vurgu yapmak isterim. İçeriği, mesajı topluma ileteceğim diye, sanattan ve biçemden asla vaz geçilemez. Anlamayacağını düşündüğü toplum seviyesine ulaşabilmek için, şiir biçeminden ödün verilemez.
Bence şair, usta şair, içeriğin ötesinde biçem de devrimci olmak zorundadır. Ne dediğimin daha iyi anlaşılabilmesi için Yahya Kemal örneğini vermek isterim. İçerik olarak dönemine hiç tanıklık etmemesine karşın; şiir ustası olarak ve şiir biçeminde, şiirimizdeki en büyük devrimcilerden biridir Yahya Kemal usta.
Ustam Attila İlhan’dan öğrendiğim gibi, şiir duygu ile aklın bıçak sırtında yürümesidir. Birisi ağır basarsa, şiir oradan düşer.
Türk toplumunda şiir…
Türk toplumunun yazı ile pek işi olmadığı, ağırlıklı üreten ve yeniden üreten okuyucuları olarak geniş kitleleri olması gerekir. Orhun Yazıtlarındaki edebi düzey, anlık ve bir defalık olarak mı ortaya konmuş; yoksa gelişerek gelmiş bir geleneğin mi ürünüdür. Ben elbette bir gelenek olduğunu düşünenlerdenim. Başka bir dönem, başka bir coğrafyada da, Arapların söylemi olan Maveraünnehir, nehrin öte yakası değil; Seyhun ve Ceyhun arasında Sohularla birlikte yaşayan Türkler için iki nehrin arasında, İslam öncesi son derece gelişmiş, yazılı yapıtları hatta güçlü sava göre, inandıkları dinin yazılı kutsal kitabı da olan bir yerleşik toplumun varlığı tarih bilimince kanıtlanmaktadır. Ancak müslümanlaştırılma veya müslümanlaşma sürecinde, 100 yıl içinde, yerleşik ve yazılı kültür temelinde uygarlığa ulaşmış Türk toplumu yok edilmiştir. Daha sonrasında da bölgeyi göçer Oğuz Türk boyları kaplamıştır. Göçer boyların da, çok önemli bir kültürü vardı. Türk kimliğinin varlığının temeli, birçok tarih bilim insanının belirttiği gibi, ırksal olmayıp, Türkçe dili bütünlüğü içindedir. Dil ve sanat dendiği zaman da, akla en önce Şiir denmektedir. Türk insanı da, doğayı ve yaşamını, yaşam içinde türlü duygularını şiir, türkü ve kilim desenleri içinde ifade etmiş; sanatsal boyutta kayda geçirmiştir.
Türk şiirinin geleneği içindeki usta şairler, bazı Divan şairleri hariç, hep Türkçeye önem vermiş, Türkçeyi, Arapça ve Farsçanın din temelindeki baskısından korumaya, kurtarmaya çalışmışlardır. Günümüzde eğer Türkçe ayakta ise, şairlerimize, ozanlarımıza borçluyuz.




3.          Geleneğin Kökleri

Türk dili ve yazınının tarihî geçmişi, Türk dili konuşan kavimlerin tarih sahnesinde görüldüğü günlere kadar geri gider ve yüzyıllardır değişik coğrafyalarda değişik lehçelerde gelişerek içinde yaşadığımız zaman sürecine kadar uzanır. Türk şiiri de toplumun yaşantısının derinliklerine kadar etki eder. Türk şiiri, bize atalarımızdan kalan en büyük miraslardan biridir.
Türk tarihinde, şiir ile çok eskilere gitmek olanağımız ne yazık ki yok. Bununla beraber, Muazzez İlmiye Çığ Hem:.’zin, yeni çıkan” Sümerliler Türklerin Bir Koludur” kitabının da rüzgârıyla, Sümerliler ’den bir şiir ile geleneğimizi başlatmak ve elbette Anadolu kara kazanında karışıp, kaynayarak; tarihin kadim Anadolu uygarlıkları ile dönüşen kültürümüzde, Thomas Zimmerman K:.’zin çevirisi ile iki Hitit şiiri ile sürmek ve elbette Anadolu Türk şiirinin kökeni sayabileceğimiz Türkmen bilgesi Ahmet Yesevi ile köklemek isterim.   

Dünya’nın ilk aşk şiiri; Sümerliler ‘den …


Sümerce çivi yazılı bu tablet 1889 yılında Bağdat’ın 150 kilometre uzağındaki Sümer kenti Nippur’da bulunmuş; 55 yıl önce ABD’li Sümerolog Samuel Noah Kramer tarafından okunan tableti dilimize, aynı dönemde Muazzez İlmiye Çığ Hem:. ‘iz çevirmiş. Sümer inancına göre toprağın bereketini ve toprağın verimli olmasını sağlamak amacıyla Kral’ın yılda bir kez Bereket ve Aşk Tanrıçası Enlil yerine bir rahibe ile evlenmesi kutsal bir görevdi.  Bu şiir büyük bir olasılıkla Kral Şusin için seçilmiş bir gelin tarafından yeni yıl bayramını kutlama töreninde söylenmek üzere kaleme alınmıştı ve ziyafetlerde şölenlerde müzik, şarkı sözleri ve dans eşliğinde söyleniyordu.

Damadım kalbimin sevgilisi.
Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.
Aslan kalbimin kıymetlisi.
Güzelliğin büyüktür baldan tatlı.

Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.
Yatak odasında bal doludur.
Güzelliğinle zevklenelim.
Aslan seni okşayayım.
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.

Damadım benden zevk aldın.
Annem söyle sana güzel şeyler verecektir.
Babam sana hediyeler verecektir.
Sen beni sevdiğin için.
Lütfet bana okşayışlarını.

Benim Tanrım benim koruyucum.
Tanrı Ellil’in kalbini memnun eden şusin’im.
Lütfet bana okşayışlarını.”
    
Çok gerilere gidemediğimiz için, göç macerası, Horasan’dan başlayıp, Kafkaslar, Anadolu ve Balkanlar’da hayat bulan insanımızın şiirini, Ahmet Yesevi ile başlatmak isterim… Bu üç bölgeye göç eden Türk boyları, Oğuz Boyları olup, aralarında derin bir kültür ve doğal olarak şiir bütünlüğü vardır.

Şiir Türk kültürünün en temel öğelerindendir. İnsanımız, binlerce yıldır, acısını, öfkesini; sevincini coşkusunu; kavuşmasını, ayrılmasını; kahramanlığını, korkaklığını şiir ile ifade etmiştir. Bence Türk şiiri her zaman toplumcu olmuştur, her zaman topluma dair içeriği, biçime dökmüştür.  Geleneğin kökleri, Ahmet Yesevi Hikmetlerinde, Kutadgu Bilig’de, Divan-ü Lugati’t Türk’te bulunmaktadır.
Selçuklu ve Osmanlı egemen iktidarlarının, Arapça ve Farsça etkilenmelerine ve devlette egemen kılmalarına karşı,  şairlerimiz hep Türkçe ile dik durmuş, dilimizi korumuşlardır.  Bugün konuştuğumuz Türkçeyi, “ak budun” (Türklerde yönetici sınıf) değil; “kara budun” (Türklerde halk) ve ozanlara, evet en çok da ozanlara borçluyuz…

Ahmet Yesevi (1093-1166)


Tarihte bilinen ilk büyük Türk mutasavvıfıdır. Tam adı: Ahmed bin İbrâhim bin İlyâs Yesevî idi. Yesevîlik’in kurucusu  olan "Hazret-i Türkistan" nâmıyla da meşhur "Hâce Ahmed Yesevî"  Ortaya koyduğu öğretiden,  Sünnî-Nakşîbendî ile Alevî-Bektâşî Tarikâtı’ları doğmuştur.  Yahya Kemal;  “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milletimizi asıl O’nda bulacaksınız.” der.

Müslümanlaştırılma sürecinin sonunda, İslam ile birlikte gelen Arap kültürü ve Arapça ve Farsça’nın etkinliğine karşı, Pir Ahmet Yesevi,  ana dilinden vazgeçmez Türkçe diye dikilir, Arapça ve Farsça’yı egemen kılmak isteyenlerin karşısına. Müslümanlığı kabul eder ama Araplaşmaya direnir. Kurduğu medresenin dili Türkçedir. Bu açıdan eleştirirler ve o şöyle yanıt verir;



“                     HİKMET 147

Hoşlamaydur âlimler bizni aygan türkîni
Ariflerdin eşitsen açar könül mülkini
Âyet hadîs ma'nîsi türkî bolsa muvâfıq
Ma'nâsıga yetgenler yirge qoyar börkini


Qâzî müftî mollalar şerîatda râhnı
Arif âşıq alıpdur tarîqatnı erkini
Amel qılgan âlimler dînimizni çerâgı
Burâq miner mahşerde eğri qoyar börkini

Amel qılsa âlimler dîn ü âyîn yaruqı
Korse bolur alarm reng-i rûyı körkini
Amel qılmay qâl ilmin oquy almay qalganlar
Arqasıga köterür qırq eşekni yükini

Hâce-men dip lâf urma uşbu dünyâ bî-pâyân
Bile-men dip aytma sen könüldeki çirkini
Reh-nemâdur Hâce Ahmed gülistân-ı ma'rif et
Sözler sözi haqîqat, açar könül mülkini

Miskin zaîf Hâce Ahmed yiti püştünge rahmet
Fârsî tilni biliben hûb aytadur türkîni

Günümüz Türkçesi ile;

Hoş görmemekte âlimler sizin dediğiniz Türkçe 'yi
Ariflerden işitsen açar gönül ülkesini
Ayet hadis anlamı Türkçe olsa uygundur,
Anlamına yetenler yere koyar börkünü...

Kadı, müftü, mollalar şeriatın yolunu
Arif aşık almıştır tarikatın arkını
Amel işleyen âlimler dinimizin çırağı,
Burakbinermahşerde eğri koyarbörkünü...

Amel eylese âlimler dini ve ayın aydınlığı
Görse olur onların görklü yüzünün rengi...
Amel işlemeyip "zahir" ilmini bilmeyip kalanlar,
Arkasına yükler kırk eşeğin yükünü...

Hocayım deyip laf vurma bu dünya dayanıksız
Biliyorum diye söylemesin gönüldeki çirkini
Yol göstericidir Hoca Ahmed marifetin gülistanı
Sözler sözü gerçek açar gönül ülkesini...

Miskin, zayıf Hoca Ahmed yedi ceddine rahmet,
Farsça dilini bilerek güzel söylemekle Türkçe'yi...”   (Yesevi, 2010)

Ahmet Yesevi şiirlerinde ağırlıklı olarak basit bir hece vezni kullanmıştır. Şiirlerini dörtlükler halinde yazmış ve Hikmet olarak isimlendirilmişlerdir.
Tüm sınıflı toplumlarda, halkın sanatı ile egemenlerin sanatı iki farklı yolda  yürür, kara budun, ak budun sanatları. Bu iki büyük gelenek; Halk Şiiri ve Divan Şiiri olarak çıkar karşımıza.




Halk Şiiri, Pir Ahmet Yesevi öğretisi ve şiir anlayışı doğrultusunda, şiirsellik açısından daha işin başında ama yalın ve temiz Türkçe ve kendi biçimiyle, toplumun sorunlarını, dertlerini; insan doğa ilişkilerini içerik olarak, biçime dökmüştür. Halk Şiiri, göçer Oğuz’undur… Öykünme yoktur…

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun şu dizelerini anımsayalım;

Türküler Dolusu

Kirazın derisinin altında kiraz
 Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile.
Memleketin hali gözümden gitmez
Binbir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.

Yerliyim yerli olmasına
ilmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri
Bir avuç tiftik
Bir çimdik çavdar
Bir tutam şile bezi gibi
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım
Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım
Şairim şair olmasına
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına
içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter
Eğri büğrü, kör topal kabulum
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
Şairim
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm

Hey hey, yine de hey hey
Salınsın türküler bir uçtan bir uca
Evelallah hepsinde varım
Onlar kadar sahici
Onlar kadar gerçek
insancasına, erkekçesine
'Bana bir bardak su' dercesine
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.

Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler,
Köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni...
Ben türkülerden aldım haberi. 
Ah bu türküler, köy türküleri
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak
Hilesiz hurdasız, çırılçıplak
Dişisi dişi, erkeği erkek
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara
Bıçağı bıçak .
Ah bu türküler köy türküleri
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi
Kiminin reyhasından geçilmez
Kimi zehir, kimi zemberek gibi.

Ah bu türküler, köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarılır içim
Kan damlar ucundan, mürekkep değil
işte söz, işte ses, işte biçim:
'Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar'
iliklerine kadar işlemiş sızı
Artık iflah olmaz kavak ağacı
Bu türkünün yüreğinde sancı var.

Ah bu türküler, köy türküleri
Ne düzeni belli, ne yazanı
Altlarında imza yok ama
içlerinde yürek var
Cennet misali sevişen
Cehennemler gibi dövüşen
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen
Nasıl unutur nasıl
Ömrunde bir kez olsun
Halk türküsü dinleyen..
.”


Halk Şiiri, Orta Asya ve sonrası Horasan’dan olabildiğince, Arap ve Fars kültürlerine direnerek gelen Türkmenler, haliyle şiirde de geleneğe bağlı kalmışlardır. Bu nedenle halk şiiri, Kızılbaş Türkmen olarak tanımlanan Türk göçerler tarafından en güçlü biçimde korunmuş ve geliştirilmiştir. Halk Şiirimizin en büyük ustalarının da Kızılbaş Türkmen toplumlarından olduğunun altını çizmek isterim.

Pir Ahmet Yesevi ile başlayan Türkçe direnişi halk ozanlarımızda sürmüş; böylece Anadolu’da Türkçe gelişimini sürdürmüştür.

Abdülbaki Gölpınarlı der ki;

“Halk şiirinde ne var ki diyenler, unutuyorlar; halk şiirinde deprem var, kıtlık var, salgın var, Yemen var, uyuz ve bit var, yangın var, sıtma var, eşkiya var. Dağ var, bel var, çeşme var ve gerçek sevgiler, sarışın yahut esmer, mavili, yahut, pembeli güzler var Yurt var, dünya var, halk var yaşayış var. Damat İbrahim Paşaya destan yapan, Yemen’e türkü yakan,   Kızılırmak veya Çukurova’ya hitap eden, hatta İstiklal Savaşı’nı benimseyen ve Atatürk’e bağlanan Türk edebiyatı, halk edebiyatıdır. “ (Gölpınarlı, 1969)

“Âşık Edebiyatının önemli bir cephesini teşkil eden Alevi-Bektaşî Edebiyatının yedi büyük şairi vardır, 7 Ulu Ozan; Nesimî, Fuzulî, Hatayî, Pir Sultan, Kul Himmet, Yeminî ve Viranî’dir.

Söz konusu şairler içinde kendisinden sonrakiler üzerinde en fazla iz bırakanları da Hatayi ve Pir Sultan’dır. Nitekim Yunus’u üstat tanıyıp aynı mahlasla şiirler yazan diğer şairler gibi, pek çok şair de Pir Sultan’dan etkilenerek bu mahlası benimsemişlerdir. İbrahim Aslanoğlu’nun tespitine göre bunlar; Pir Sultan Abdal, Pir Sultan’ım Haydar, asıl adı Halil İbrahim olan Pir Sultan Abdal, Abdal Pir Sultan, aruz şairi olan Pir Sultan Abdal olup asıl Pir Sultan’la beraber sayıları altıdır.” (KAYA)

Yunus Emre ise bu geleneğin ana kaynağıdır,  Karacaoğlan ise kaynağın devamı

Burada bir noktaya işaret etmek isterim. Yunus Emre şiirleri diye bildiğimiz şiirler de, yaklaşık 350 yıl içinde yaşamış 11 farklı kişiye aittir. Karacaoğlan şiirleri de 300 yıllık süreçte, 7 farklı kişiye aittir. Halk Şiiri’nin bir özelliğidir bu; çok önemli ve özel bir şiir ortaya konunca, onun peşi sıra “geleneği” oluşur, şairler o biçim içinde ve aynı mahlas ile şiir yazmaya başlarlar.

Yunus Emre geleneğine adını veren, Taptuk Emre müridi  ilk Yunus Emre, Türkmen Kızılbaş ozandır, heterodoks Müslümanlık içindedir,  en sonuncu Yunus ise Yavuz Selim sonrası Anadolu’sunun sofu sunni Müslüman … On bir farklı Yunus’u, farklı yörelerdeki mezarlardan anlamıyoruz; şiir biçimlerindeki, döneme bağlı değişiklikler, içeriğin dünya görüşündeki farklılıklar ile iz sürüyor Edebiyat tarihçisi… 

“Biliyoruz ki halk şiiri sözlü doğmuş ve sözlü yayılmıştır. Bizlere ulaşan yazılı kaynaklar sığırdili ya da cönk dediğimiz tepeden açılan defterlerle gelir. Ancak çok uzun yıllar bunların hiç. Biri aşığın kendi kaleminden çıkmamıştır. 18.yüzyıldan sonra okuryazarlık halk arasında yaygınlaşmaya başlayınca, meraklılar tarafından yazıya geçirilmiştir. Dolayısı ile asıl kaynak sözlü gelenektir.Sözlü gelenekten yayılma sürdükçe halk şiiri değişir olma niteliğini sürdürecektir.Dolayısı ile Karacaoğlan şiirleri,çeşitli Karacaoğlan’ların ve halkın elbirliği ile dokuduğu bir kumaş,imece ile yapılmış bir halk kilimi sayılmalıdır.Karacaoğlan şiirini böyle bir gelenek olarak inceleyeceğiz.
Kuşkusuz Yunus Emre’nin, Karacaoğlan şiirine gelenek derken bu akımı kuran yaratan ustanın şiire vurduğu baskın rengi ve nakışı küçümsemiyoruz. Geleneği başlatan onun yaratıcı kişiliğidir. Sanat eseri kişisel bir yaratmadır. Halkın el ele vererek ortaklaşa yaratmış olduğu bir sanat eseri yoktur. Masalı da bilmeceyi de halk hikâyesini de bir ilk yaratan insan vardır.
Sanatçının esere vurduğu kişisel damgayı ancak yazılı kültür koruyor sözlü kültür koruyamıyor. Sözlü kültürde yaratıcı sanatçının mühürü çok kuvvetli değil. O yaratmayı tekrar edenler titizlik göstermiyor. Kendi damgalarını esere belli ölçülerde vurmaktan çekinmiyorlar. Biz bu ilk yaratıcıyı da onun çevresinde yer alan öteki söyleyicileri de bilmediğimiz için halk edebiyatına anonim diyoruz.

Uğradığı tüm değişiklere karşın ki bunların bir kısmının güvenilmez olduğunu da biliyoruz; bu geleneği incelerken elimizdeki şiirlere dayanacağız. Karacaoğlan hakkındaki tüm bilgiler ve dolayısı ile bizim değerlendirmelerimiz bu şiirlere dayanmaktadır.

Karacaoğlan şiir geleneğine, içinde doğup geliştiği toplumun yapısı ve insan ilişkileri, yaratıcı sanat erinin kişiliği, doğa çevresi ve bunların tümünden oluşan kültür biçim vermiştir.Aşık şiirimiz destan söyleyen ozanların,Batini tekkelerde,derviş aşıklarla ve onların yazılı edebiyatları ile temaslarından oluşan sentezden doğmuştur.Aşık şiiri batini tekkelerinde doğmuştur.Bunun için koşma biçimini ilk kullananlar Kaygusuz Abdal gibi şairler olmuştur.Konar göçerler arasına aşık şiirini ise Karac’oğlan taşımış,bu şiiri göçebe kültürüne uyarlamıştır.

Konar Göçerler ilk olarak Oğuz akınları daha sonra da Moğol istilacılarından kaçarak Anadolu’ya gelmişlerdir. Selçuklu İmparatorluğu bu ele avuca sığmaz göçebeleri dağlık bölgelere sürmüştür. Daha sonraları Osmanlılar bu göçerlerle başta arasını iyi tutsa da Celali isyanları patlayınca yerleşime zorlamıştır. Hatta bir kısmını da Anadolu’dan Rumeli’ye sürdüğü bilinmektedir.

Yerleşik düzenle göçerlerin düzeni arasında büyük farklılıklar vardır. Yerleşik imparatorluk düzeninde sınıflar arasında büyük farklılıklar bulunur. Göçerlerde ise herkes çadırda oturur. Hepsi aynı sözlü kültürün içindedir. Otlak ya da yayla kimsenin malı değildir. Bu ekonomik ilişki bir yandan da yabancılaşmayı önler. Konar göçer toprağa yerleşerek reayaya yüklenen ağır vergileri vermek istemez. Bu nedenle Osmanlı bu Türkmen ve Yörükler için bir yabancı, düşmandır.

Konar göçer toplumunda insan doğa ile alışverişte asalaktır. Doğa tek yanlı boyuna verir. İnsan doğaya hiçbir şey vermez, doğadan alır. İnsan toprağı  tarla tarla mal edip bölmemiştir. Hayvan ise kişilerin malıdır, servet hayvan sayısı ile ölçülür. Bütün vaktini ve gücünü topraktan ürün sökmeye veren emeğinin karşılığını alamayınca da elleri böğründe kalan köylü insanı konar göçerlerin belirgin tipi değildir. Bunun için şiirde zalım toprak-kara toprak gibi deyimler daha  görülmez.   (TAŞDELEN)

Yunus Emre (1240-1321)


“Çeşmelerden bardağın
Doldurmadan kor isen
Bin yıl dahi beklesen
Kendi dolası değil”


Yunus Emre, Türk Halk Şiiri’nin zirvelerindendir. Ahmet Yesevi öğreti ve şiir anlayışından oldukça etkilendiği görülmektedir. Şiirleri derin anlamlı ve yoğundur.

Sabahattin Eyüboğlu’na kulak verelim;

“Derviş böylece hiç bir sınır dinlemeden, kural­ları kalıpları, korkuları yenerek yoluna gider. Hiç bir yerde durmaz, hiç bir halde kalmaz, bir göklere çı­kar, bir yere iner, bir çamura batar, bir tertemiz olur, bir ağlar bir güler, ama hep yürür ve bilgisini geliştirir: Yaşanan bir bilgidir onunki, ezberlenip tekrarlanan bilgi değil. Başlıca dört kapıdan geçer. Her birinin içinde küçük küçük kırkar kapı olan bu dört kapının birincisi şeriat kapısıdır. Burada der­viş hocanın dediğine uyar, ezber bilgiler edinir, an­lamadan öğrenir. İkincisi tarikat kapısıdır, orada inandığı bir insanı seçip onun ardından sevgiyle, merakla yolunu arar, kendi kişiliğini geliştirir: Ateş­li, coşkun bir kapıdır bu. Üçüncüsü marifet kapısı­dır. Burada derviş gerçek bilimi tadar; kendini ve dünyayı anlamaya başlar ve burada bulduğu anah­tarla dördüncü kapıyı açar, bu kapı artık son kapı, hakikat kapısıdır.

Orada artık insan varlıkla, yaratı­lış ve yaradanla, doğa ile bir olmuş gibidir. Şimdi bakın Yunus dervişin geçtiği bu kapıları, bu oluş dönemlerini halkın kavrayacağı imgelerle ne rahat anlatıyor:” (Eyuboğlu, 1980)

XLV

Bir sualim var sana
Ey dervişler ecesi
Şeyhler ne buyurur
Yol haberi nicesi

Bu ma’ni sarayının
Vergil suale cevap
Şu’le kime gösterir
Aşk evinin bacası
Evvel kapı şeriat
Emri nehyi bildirir
Yuva günahlarım
Herbir Kur’an hecesi

İkincisi tarikat
Kulluğa bel bağlaya
Yolu doğru varanı
Yargılaya hocası

Üçüncüsü marifet
Can gönül gözün açar
Yutalım olsun sevap
Arş’a değin yücesi

Bu şeriat güç olur
Tarikat yokuş olur
Marifet sarplık durur
Hakikattir yücesi

Dervişin dört yanında
Dört ulu kapı gerek
Nereye bakansa
Gündüz ola gecesi

Ana ereri dervişe
İki cihan keşfolur
Onun sıfatın över
Ol hocalar hocası

Dört hal içinde derviş
Gerek siyaset çeke
Menzile ermez kalır
Yol eri yuvancası

Kırk kişi bir ağacı
Dağdan güçle indlre
Ya bunca mürld muhib
Sırat nice geçesi




Dört'kapıdır kırk makam
Yüz altmış menzili var
Erenlere açılır
Velilik derecesi”

Âşık Yunus bu sözü
Mahal diye söylemez
Ma’na yüzün gösterir
Bu şairler kocası” (Eyuboğlu, 1980)


Dördüncü kapı, dervişlerin, şairlerin en büyük tehlikesidir. Hele dördüncü kapıda gördüklerini, başkaları ile paylaşırlarsa. Hallac-ı Mansur’un başına gelenleri anımsayalım. Kimi kaynaklarda, derviş Yunus’un idam edildiği de söylenir… Bu şiiri, bizim de kullandığımız derecelendirilmiş ezoterik sistemle örtüştüğü için seçtim.

Yunus, cahilliğin, bilmediğini bilmezliğin amansız düşmanıdır;
“…
Kara taşa su koyarsan
Elli yıl ıslatır isen
O taş yine kas katıdır
Hünerli taş olur değil”

Yunus Emre’yi anlatmak kolay değil. Ancak zaman ve yer sınırlı olunca, bir değinip geçmek durumundayız;

“Beni bende dimen
bende değülem
Bir ben vardur bende
benden içeru”

Hatayi – Şah İsmail (1487 – 1524)


---- Ulu Ozanlardan kesit girecek---
Hatayi, Şah İsmail, öz ve duru Türkçesi ile, Türkçenin gelişimine büyük katkısı olmuştur. Hatayi, aynı zamanda şiirlerindeki düşünsel ve inanç boyutları ile, güçlü ve duru Türkçe ile yazılmış şiirleri ile,  Anadolu, Kafkas, İran, Irak, Balkan Türkmenleri, Mısır, Orta Doğu;  Kızılbaşlar, bugünkü tanım ile Alevi ve Bektaşı inancı üzerinde büyük etkisi olmuştur. Günümüzde Alevi, Bektaşi Cem ayinlerinde, Hatayi’nin şiirleri, geleneksel Halk Müziği biçiminde söylenmektedir.  Ortaya koyduğu düşünce ve duru Türkçesi ile Anadolu Kızılbaş Türkmenler’in de büyük ilgisini çekmiş ve derinden etkilemiştir. Halen Bektaşi ve Alevi cemlerinde ve ayinlerinde şiirleri çalınıp, söylenmektedir.

Hatayi’nin kurduğu devlet yaşamamaktadır ancak şiirleri ve düşünceleri yy’dan bu yana aşıp gelmiş ve çok güçlü olarak yaşamını sürdürmektedir. Anadolu Türkmen Kızılbaş ozanlarını şiir biçimi ve düşünsel boyutu ile etkilemiştir.

“Naci derler bir güruha uğradım.
Hep biri birinin almış elini.
Mekanınız kanda dedim söyledim.
Mekan tutmuş hakıykatin ilini.

Yüklerin la'l ü gevherden tutmuşlar.
Toplayuban bir mizanda çekmişler.
Dost bahçesine mahabbet ekmişler.
Öğreni gör bağıbanın dilini.

Sütleri kudret gölünden alınmış.
Tamızlığı o kırklardan çalınmış.
Orucu tutulmuş farzı kılınmış.
Hak etmemiş o kuluna zulumu.

Aşkın şarabından içtim hak oldum.
Kudretten donumu giydim pak oldum.
Hem Hakk'a ulaştım men de Hak oldum.
Anın içün irad etmem ölümü.

Aşkın şerbetinden içen aildir.
Kırklara nişan gösteren saildir.
Şah Hatayi hizmetine kaildir.
Mevlam esirgesin mü'min kulunu
. ”       



Pir Sultan Abdal (1480 – 1550)


Pir Sultan Abdal, Anadolu insanının zulme karşı direnişin şairi ve Kızılbaş Türkmen geleneğinin bir ulu ozanı. O’nun hikayesini hemen herkes bilir. Hızır Paşa tarafından idam ettirilmiş; idamından sonra, her bir dört yanda, O’nun atı ile gittiği görülmüştür. Şiirlerinde, başkaldırı, Türkmenlerin sorunları, uğradığı kıyımlar, doğa ve aşk vardır.

Ben dervişim diye göğsün gerersin
Hakk’ı zikretmeye dilin var mıdır
Sen kendin görsene ilden n’ararsın
Hâli hâl etmeye hâlin var mıdır

Bir gün balık gibi ağa sararlar
Mürşidinden rehberinden sorarlar
Tütsü yakıp köşe köşe ararlar
Ben arıyım dersin balın var mıdır

Dertli olmayanlar derde yanar mı
Tahkik derviş ikrarından döner mi
Her bir uçan gül dalına konar mı
Ben bülbülüm dersin gülün var mıdır

Pir Sultan’ım senin derdin deşilmez
Derdi olmayanlar derde duş olmaz
Mürşidsiz rehbersiz yollar aşılmaz
Mürşid eteğinde elin yar mıdır” (Bengü, 1980)

 

Karac’oğlan – Karacaoğlan (1606 – 1680)


Karacaoğlan, göçerin doğa ve kendi doğası ile ilişkisini, yalın, maskesiz ve gene duru Türkçesi ile şiirle aktarmıştır. Karacaoğlan da aynı gelenek içinde 7 ayrı ozanın şiirleridir. 

Doğa Karac’oğlan şiirinde bir iyileştirici, koruyucu, kirden pastan yuyup arıtıcıı sıkıntılardan kurtarıcıdır. Bu yanı ile Karac’oğlan geleneği savaş türkülerinden daha çok birleştiricidir. Güney coğrafyasının şiir dolu güzelliğini bizim dünyamızla Karac’oğlan bütünleştirdi.

Müslüman mistikliğini Karac’oğlan benimsemediği veya tanımadığı için onun şiirinde doğa da kadın da gerçek olarak ortaya çıkar. Yakasını soyut sevgili hayallerine hemen hemen hiç kaptırmaz. Onun şiirinde sevgili konar göçerlerin arasında salınan kanlı canlı adı sanı belli (Elif, Anşa, Hürü, Döndü) bir kadın olmuştur.” (TAŞDELEN)


 Karacaoğlan şiiri;

Elâ gözlerini sevdiğim dilber,
Göster cemalini görmeye geldim,
Şeftalini derde derman dediler,
Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim.

Gündüz hayallerim, gece düşlerim,
Uyandıkça ağlamaya başlarım,
Sevdiğim, üstünde uçan kuşların,
Tutup kanatlarından kırmaya geldim.

Senin aşıkların gülmez dediler,
Ağlayıp yaşını silmez dediler ,
Seni biraz saran ölmez dediler,
Gerçek mi sevdiğim sormağa geldim.

Mail oldum senin ince beline,
Canim kurban olsun tatlı diline,
Aşık olup senin hüsnü bağına,
Kırmızı gülleri dermeye geldim.

Karac'oğlan der ki gönül doğrusu,
Gökte melek, yerde huma yavrusu,
Ben sana söyledim, sözün doğrusu,
Soyunup koynuna girmeğe geldim.”  
 


5.          Divan Şiiri

Divan şiiri, Selçuklu ve Osmanlı egemenlerinin anlayışları doğrultusunda, biçim olarak Fars ve Arap etkisi altında, toplumun sorunları ile hiç ilgilenmeyen, ilahi aşkın, tasavvufun, sarayın ve insan duygusallığının, cinselliğinin içerik olarak işlendiği bir gelenektir. Dilde de Farsça ve Arapça etkisi vardır. Osmanlı döneminde ise Osmanlıca yazmışlardır.  
Divan şiiri XIII. yy ile XIX. yy sonlarına kadar varlığını ve etkisini sürdürmüş, kültür tarihimizde önemli ve zengin bir yer edinmiştir. Divan şiirinde gerçek ve mecaz birlikte verilmiştir.

Bu geleneğin en usta şairleri olarak da, Fuzuli, Nedim, Baki, Şeyh Galip’tir.

Divan edebiyatında şairlerin kendi mahlaslarını kullandıkları beyitler, şairin kendisi ve şiiri hakkında değerlendirmeler sunar.  Bu değerlendirmeler öznel olmakla birlikte, dikkatli bir çalışma ile, bu beyitlerden şair, şiiri ve dönem hakkında bilgi edinmek olasıdır. 

Divan şairlerinin şiirlerini Türkçe, Arapça ve Farsça karışımı olan Osmanlıca ile yazmış olmaları nedeniyle, şiirler günümüz Türkçesi’ne çevrildiği durumda sanatsallığından ve şiirselliğinden kaybetmektedir. Aslında şiir çevirisi çok büyük bir sorun ve diller arası aktarımda şiirin yok olmasına neden olacak bir engeldir. Şiir çevirisi aslında yeniden yazım olması nedeniyle, çevirmenin de çok iyi bir şair olması, her iki kültür ve dile tam anlamıyla hakim olması ve de, çevirdiği şair ile şiirsellik anlamında koşut olması gereklidir. Aksi takdirde, çevrilmiş metin,  şiir olmaktan çıkmakta, bozuk bir düzyazı haline gelmektedir. Bu kısıtlar ve doğal engeller nedeniyle, günümüz Türkçesi’ne çevrilen Divan şiirleri, özelliklerini neredeyse tamamen yitirmektedirler. Bu nedenle, Divan Şiirinden tad alabilmek için, en az gereken düzeyde o dönemi, kültürünü ve dilini bilmek gerektiği düşüncesindeyim.

Divan şairleri başlangıç dönemlerinde Arap ve Fars şairlerin taklidi ve etkileri ile, gölgelerinde kalmışlardır. Ancak, XV. yy’dan itibaren, kendi biçemlerini oluşturmuşlar ve şiirlerini Arap ve Fars şairlerinden sütün görmeye başlamışlardır.

Fuzuli (1483-1556)


Fuzuli,   Irak Kerbela’da yaşamış bir Azeri Türkü’dür ve Türkçecidir. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazabilmektedir. Türk Alevi-Bektaşi edebiyatının 7 ulu ozanından biridir.
Asıl adı “Mehmet bin Süleyman”dır.  Babası müftüdür ve özel eğitim almıştır. Şiirin yanı sıra bilim ile uğraşmış, özellikle matematik alanında önemli bir seviyeye yükselmiştir. Veba gibi salgın bir hastalık sonunda öldüğü sanılmaktadır.

Fazilet (erdem) kelimesinin kökü olan "FUZUL" kelimesinden türeyen -fazilet sahibi -erdemli manasında fuzuli mahlasını kullanmıştır. Ya da bir başka sava göre, kimse mahlasını kullanmasın diye, yararsız anlamında “Fuzuli” mahlasını almıştır. Kimi sava göre de her iki anlamı birlikte içermektedir mahlası.

Fuzuli’ye

-          Kimdir aşık?” diye sorarlar
-          Aşık, cananına, canını feda edendir” diyor.

Üç dilde, toplam olarak on beş eser veren Fuzuli, daha yaşadığı çağda büyük bir itibara sahip olmuş­tur. Türk Şiiri'ne, geniş anlamda Türk Edebiyatına ve bilim dünyasına kazandırdığı eserleriyle de yüzyılların ötesinde derinden derine etkili olmuş ve canlı kalmıştır.

Şairin anadilinde yazmış olduğu eserler, seven bir kalbin derinden yansıyan ıztırapları ve samimi heyecanları ile doludur. 0, üç dile olan güçlü bir hakimiyeti sayesinde, kullandığı kelimelerin çağrışım yapan bütün anlamlarını mısralarına yüklemiş, güçlü bir inançla benimsediği tasavvufun bütün inceliklerinden faydalanmıştır. Onun için Fuzuli’yi okurken dikkatli davranmak ve bir beytin dokusu­nu meydana getiren kelime ve deyimlerin ilk bakışta görülen anlamlan yanında, diğer çağrışımlarını da düşünmek gerekir.

Fuzuli, üç dildeki manzum eserleri ile usta ve bil­gili bir şair olduğunu göstermiştir. O'na büyük şöh­ret kazandıran Türkçe Divanı Leyla ile Mecnun mesnevisidir. (Fuzuli, 2012)

Doğan Hızlan’dan bir alıntı; 

“Bende Mecnun'dan füzûn áşıklık isti'dadı var
Áşık-ı sádık menem Mecnûn'un ancak adı var”
(Bende Mecnun'dan çok áşıklık yeteneği var,
Gerçek áşık benim, Mecnun'un ancak adı var)



Fuzuli'yi okumadan, Leyla ve Mecnun'u bilmeden, aşk şiirlerine meraklıyım, onları severim diyorsanız, beni inandıramazsınız. Edebiyatı bir bütün halinde algılayamayan birinin her zaman zevk eksikliğinden şüphelenirim.” (Hızlan, 2003).

Bir Fuzuli şiiri:
“Dostum alem seninçün ger olur düşmen bana
Gam değil zira yetersin dost ancak sen bana

Aşka saldım ben beni pend almayıp bir düsttan
Hiç düşmen eylemez anı ki ettim ben bana

Can ü ten oldukça benden derd ü gam eksik değil
Çıka can hak olsa ten ne can gerek ne ten bana

Gazme tigın çekti ol mah olma gaafil ey gönül
Kim mukarrerdir bugün ölmek sana şiven bana

Ey Fuzuli çıksa can çıkmam tarik-ı aşktan
Reh güzar-ı ehl-i aşk üzre kılın medfen bana” (KUDRET, 1974)

Günümüz Türkçesiyle:
Dostum, eğer senin yüzünden herkes bana düşman olsa da
Gam değil benim için, tek dost olarak sen yetersin bana.

Ben kendimi bir dosttan öğüt almadan aşk âlemine saldım
Benim bana etti­ğimi hiçbir düşman etmez bana

Bende bu can ve ten var oldukça, dert ve gam eksik olmaz.
Can çıksın, beden de toprak olsun, bana ne can gerek ne de beden.

Ey gönül! O ay yüzlü güzel, keskin yan bakışı kılıcını çekti.
Sakın gaflete dalma, dikkatli ol, bugün sana ölmek bana da yas
tutmak kaderdir
Ey Fuzuli! can çıksa da ben aşk yolundan çık­mam.
Öldüğümde âşıkların gelip geçtiği yol üze­rinde bir mezar yapın bana


Baki (1526 – 1600)


İstanbul'da doğan Bâki'nin asıl ismi Mahmud Abdülbâki'dir. Aslında fakir bir ailenin çocuğu idi, babası müezzinlik yapıyordu. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Eğitime, ilme olan büyük tutkusu fark edilmeye başlanınca ailesi medreseye devam etmesine izin vermiştir; zira başlarda medreseye kaçak, ailesinden gizli gitmekteydi. 

Çeşitli dönemlerde kadılık, kazaskerlik gibi makamlarda devlet hizmetinde bulunmuş, yaşlılığında Şeyhülislam olmak istese de bu göreve getirilmemiştir. 
Bâki Saray'a hep bir yakınlığı olmuştur.  Ölmeden önce, "Şairlerin Sultanı" unvanını almıştır.
Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Şiirlerinde tasavvuf etkisi veya tema olarak tasavvuf yoktur. Şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık fark yaratır.

Doğan Hızlan şöyle der;

SÖZ ÜLKESİNİN PADİŞAHI

BAKİ'nin şiirini bilmeden divan edebiyatını tanıyorum diyemezsiniz.

Bu devr içinde benim padişáh-ı mülk-i sühan
Bana sunuldu kasîde bana verildi gazel
           (Bu devirde söz ülkesinin padişahı benim
            Kaside bana sunuldu, gazel bana verildi.)

Saraç çıraklığından 'gözde saray şairliği'ne yükselişin ardındaki şiir yeteneğini, onun şiirlerini okudukça kabul edeceksiniz. Gerçekten de imparatorluğun gücünün şiirini onda hissedersiniz. Şiirin ve şairin saltanatı ebedîdir, her şey yok olur ama şiir ve şair asla:

Minnet Hudáya devlet-i dünyá fená bulur
Bákî kalır sahife-i álemde adımız 
          (Tanrı'ya şükür, dünya devleti yok olur
           Fakat dünya sayfasında adımız ebedi kalır
          ya da: Ey Baki! dünya sayfasında adımız kalır
.)”



Bir Baki şiiri;
“Sabr eyle dilâ derdüñi cânâne tuyurma 
Cân içre nihân eyle velî câne tuyurma

Zinhâr sakın mey yirine kanuñ içerler
Keyfiyyetüñ ol gözleri mestâne tuyurma

Esrâruñı keşf eyleme tahsîl-i mizâc it
Nûş eyle mey-i nâbı hakîmâne tuyurma

Sôfî kelicek açma sakın aşk hadîsin
Dânâ-dil iseñ sırruñı nâ-dâne tuyurma

Ya'kub-sıfat Bâkîyi ol Yûsuf-ı sânî
Hüzn içre komaz kıssayı ihvâne tuyurma”

Günümüz Türkçesiyle:
Sabret gönül, derdini canana duyurma
Canın içinde sakla ama sevgiliye duyurma

Zinhâr sakın mey yirine kanuñ içerler
Durumu gözleri süzmeliye duyurma

Gizini açmamak için kendini eğit
Nuş eyle, saf meyi hakimane duyurma

Sôfî kelicek açma sakın aşk hadîsin
Bilge gönüllü isen, gizini cahile duyurma

Yakup sıfatlı Baki’yi, Yusuf yapan
Hüzün içinde komaz kıssayı, dostlara duyurma



Nedim (1681 – 1730)


Asıl adı Ahmed olan Nedim, İstanbul’da doğdu. Düzenli bir medrese öğrenimi görerek Arapça ve Farsça öğrendi. Müderrislik ve mahkeme naipliği yaptı. III. Ahmed dönemi saray eğlencelerinin başlıca simalarından biri oldu. Lale devrinin bitmesi üzerine üzüntüden öldüğü söylenmektedir. Diğer bir sav ise, Patrona ayaklanması sırasında isyancılardan kaçarken damdan düşerek öldüğüdür.
Nedim de, diğer büyük şairler gibi yenilikçidir. Divan şiirini anlam olarak keder ve üzüntüden, tasavvuftan; biçem olarak da köhnemişlikten kurtarmış; bir çığır açmıştır. Şiirleri yaşama dair, neşeli, çapkın, sevmekle ilgilidir.  Nedim’e göre yaşamak, dünya nimetlerinden yararlanmak insanın en doğal hakkıdır. Sürekli softalara çatmış, hayatın bütün zevk ve nimetleriyle yaşanması gerektiğin, savunmuştur.  Şiirlerinde acı, keder, tasavvuf yoktur. Gazellerinde gerçek aşkı, zevki ve eğlenceyi yazmıştır.

Asıl değerinin bilinmesi, ölümünden sonra olmuştur.

 “Nedim’in başlıca özelliklerinden biri de İstanbul şivesini kullanmış olmasıdır. Daha önceki yüzyıllarda, Divan şiirinin ortak söylenişi dışında, Baki, Şeyhülislam Yahya, Naili vb. gibi bazı şairler tarafından zaman zaman kullanıldığını gördüğümüz İstanbul şivesi XVIII. yüzyılda doğal bir akım halini almış ve Nedim bu akımın bilinçli ve en büyük temsilcisi olarak kabul edilmiştir.”

Cevdet Kudret, Nedim'in başlıca özelliğini özetliyor:

‘‘Nedim'in başlıca özelliklerinden biri de, İstanbul şivesini kullanmış olmasıdır.

Nedim, divan edebiyatının hayattan uzak, soyut bir sanat anlayışı çevresinde birtakım kalıplaşmış mazmunlarla örülen dar çerçevesini aşarak, kimi şiirlerinde özellikle şarkılarında, gördüğü ve yaşadığı hayatı yansıtmaya çalışmıştır ki, bu davranış divan şiirinin yapısı içinde önemli bir yeniliktir.’’

Divan edebiyatını okulda okumuş birinin bile belleğinde mutlaka ondan birkaç mısra vardır. Narsisizmin şiire bu kadar güzel getirilmesi enderdir:

Neden sık sık bakarsın böyle mir'át-ı mücelláya
Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın káfir

(Parlak aynaya neden böyle sık sık bakıyorsun?
Meğer sen de kendi güzelliğine hayran mısın káfir )”

Bir Nedim şiiri;
“Murâdın anlarız ol gamzenin, iz’ânımız vardır
Belî söz bilmeyiz ammâ biraz irfânımız vardır

O şûhun sunduğu peymâneyi reddetmeyiz elbet
Anınla böylece ahd etmişiz, peymânımız vardır

Münâsiptir sana ey tıfl-ı nâzım hüccetin al gel
Beşiktaş’a yakın bir hâne-i vîrânımız vardır.

Elin koy sîne-i billûra, rahm et âşıka zîrâ
Beyâz üzre bizim de pençe bir fermânımız vardır
 

Güzel sevmekte zâhid müşkilin var ise bizden sor
Bizim ol fende çok tahkîkimiz, itkânımız vardır

Kocup her şeb miyânın cânına cân katmada ağyâr
Be hey zâlim sen insâf et, bizim de cânımız vardır

Sıkılma bezme gel bî-gâne yok da’vetlimiz ancak
Nedîmâ bendeniz var, bir dahî sultânımız vardır”

Günümüz Türkçesiyle:
O yan bakışın muradını anlarız, anlayışımız vardır;
Evet, söz bilmeyiz ama biraz irfanımız vardır.

O şuhun sunduğu kadehi elbet reddetmeyiz,
Onunla öyle sözleşmişiz, anlaşmamız vardır.

Sana uygundur, hüccetini (senedini, tapusunu) al gel
Ey nazlı yavrum! Beşiktaş'a yakın viranemiz vardır.

Zahit! güzel sevmekte müşkülün varsa bizden sor,
O fende bizim çok araştırmamız, tam bilgimiz vardır.

Başkaları (rakipler) her gece senin beline sarılıp canına can katıyor Behey zalim! İnsaf et, bizim de canımız vardır.

Sıkılma, içki meclisine gel, yabancı yok, davetlimiz ancak
Nedim kulun var, bir de sultanımız vardır.

Şeyh Galip (1757 – 1799)


İstanbul’da doğan Şeyh Galip’in asıl adı Mehmed Esad’dır.  Bir Mevlevî olan babası Reşid Efendi, oğlundaki yetenekleri görünce, kendisi yetiştirmiştir. Mevlevîlik çevresinde yetişen Galip, sonunda bu tarikata girerek Mevlevî dervişi olmuştur.  Şeyh Galip’in tanınırlığı artmış, devrin padişahı III.Selim’in dikkatini çekmiştir. Ölüm nedeni bilinmemektedir.

Bir Mevlevî şeyhi olan Şeyh Galip’in şiirlerinde, Fuzûlî’nin hüzünlü ve duygulu yaklaşımları ile,  Nedim’in coşkun ve neşeli tavrı dikkati çeker. İlahi aşkı bolca işlemiştir.
Nedim’in, İstanbul Türkçesi ile yazma çabaları, Şeyh Galip’te de görülür. Ancak, gene de Farsça ve Arapça sözcükleri bolca kullanmıştır. Şiir özü açısından Mevlana’dan çok etkilenmiş bir şairdir.
Esed ve Galip mahlaslarıyla yazdığı şiirlerini toplayarak daha 24 yaşında iken divanını yazdı.   

Divan edebiyatının son büyük şairidir. Divan şiiri gerçek anlamda onunla sona ermiştir. Şiirinde yeni imgeler bularak, kısırlaşan ve ifade zorluğu yaşayan Divan şiirinin ufkunu genişletmiştir.
Güçlü bir hayâl gücü olan şair, modern anlamda sembolizme benzeyen ve Sebk-i Hindî adıyla anılan bir edebi akımın etkisinde oldukça derin ve kapalı bir şiir dünyası oluşturmuştur. Şiirlerinde son derece kapalı, mecazlı sözlerle dolu, söz sanatlarına ağrırlık veren bir dil kullanmıştır. Yenilikçi yapısı ve derin hayâlleriyle, düşünce ve betimlemeye dayalı özgün bir anlatım dili oluşturmuştur. Bir Mevlevî şeyhi olan Galib’in şiirlerinde Mevlevîlik çok önemli bir yer tutar. Tasavvuf düşüncesini şiirleştirmiş, ilahî aşkın Divan şiirindeki en büyük ve doruk şairi olmuştur. Şiirlerinde genellikle İlahî aşkı, dinî-tasavvufî konuları, insanın yüceliği ve hoşgörü gibi temaları işler. Ateşin ve aşkın şairi olarak bilinir.

 Şair Kimdir? Şeyh Galib, bu soruya şöyle yanıt vermekte; 

“Şair, nükte-senc (nükte tartıcı) , suhan-senc (hesaplı, ölçülü konuşan), ehl-i dil, güzel meşrepli ve mutedildir. Şair olacak kişide dert ve üzüntü bulunmalıdır;  onun bir çok belalara uğraması kaçınılmazdır. Galib’in bu genel tariften sonra  şair için öngördüğü husus şudur: Yanağa ve dudağa tenezzül etmeyip görülmedik gül açmalıdır. Şiirin çıktığı bütün yollarda koşturduktan sonra “hayâl şahini” şiir ceylanını avlamalıdır. Şair dedikodularla uğraşmamalı, fikir şarabının denizine dalarak inci çıkarabilmelidir. Aksi halde kaş göz kelimelerini bir araya getirerek, yerli yersiz Arapça kelimeler kullanmak şairlik değildir.
Galib, böyle şairleri bir yumurta yumurtlayıp gıdaklayarak bütün köyü ayağa kaldıran tavuğa benzetir:

Mânende-i mâkiyân-ı garrâ
Yek beyzâ hezâr fahr ü da’vâ

Şair, ağızlarda sakız gibi çiğnenen (hayide) sözlerle uğraşmak yerine “taze
eda”ya el atıp “yeni bir yol” açarak, denenmemiş ve denilmemiş olanı bulup
söylemeye çalışmalıdır:
                Merd ana denir ki aça nev-râh
                Erbâb-ı vukûfu ede agâh

 Şairlerin sözleri gönül ve aşkla ilgilidir:
                Şâirleriz alaka-i dildir kelâmımız
                Yek rişte üzredir güher-i intizâmımız

 Şairin aşktan başka bir şeye söz cevherini harcaması uygun değildir:
                Hiç aşktan özge şey revâ mı
Sarf etmege gevher-i kelâmı

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi Galib, şairi şiirleri ve mazmunları yeni bir eda ile söyleyen kişi olarak tanımlamaktadır.

Şiir Nedir?

Galib, eserlerinde şiirin tanımını bir kilim gibi ilmik ilmik dokur. Bir resmi tamamlar gibi bu tarifi parça parça verir. Her şeyden önce söz Allah’ın armağanıdır; insan bu hediyeye lâyıktır.11 Şiir bir mu’cize, dil kılıç, kâğıt ise peygamberdir; güzellik ülkesi bu araçlarla fethedilir:
Feth ü teshîre yeter kişver-i hüsnü Galib
Mu’cize şi’r ü zebân tîğ ü peyember kâğıd

Şiir, kalpten doğan bir gönül çocuğudur. Şiirde ilham ve şairlik yeteneği her şeyden önemlidir:
Veled-i kalb yeter zâde-i tab’ım Galib
Pîr-i endîşeme etfâl-i gam olmasa mürîd

Galib, “lafız”larının şişesinde hayal perisinin kanat çırptığını söyler. Onun sözleri, hayal gücünün ulaşabileceği en uç noktaya, sihir derecesine ulaşmıştır: Kelimeler şişe, hayaller ise peri çocukları. O, kelimelere yüklediği yeni anlamlarla onları büyüleyici bir söyleyişe ulaştırır:

Şîşe-i elfâzımız sahbâ-yı tahkîk istemez
Bir perîzâd-ı hayâle cilvegehdir her biri

Şair için sihir kadar etkili bir şiire ulaşmak kolay olmamıştır. O, ateşler içinde yanarak sözü inci haline getirmiştir:

Yah-pâre kadar kıymeti yokdur bilir ammâ
Galib düşüp ateşlere nazmı güher etti

Bütün şairlere meydan okuyan Galib, kendi şiirine diğer şairlerin rakip
olamayacağını, onlara meydan okuyarak dile getirir “ (Kaplan, 2007)

Aşk...

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cemiyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûna salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
Şemine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni”




Günümüz Türkçesine Çevirisi :

Yüzbin cefâ etsen vazgeçmem, bir kere sevdim seni.
Kazâ ve kader kalemi alnıma böyle yazmış; seni sevdim bir kere.
Dokuz gök döndükçe bu sözden dönmezem:
Sevdim seni; yer gök, aşkıma şahit olsun.

Gönlümün bağı, bağlantısı, gaddar kaşındadır;
topluluğunun bağı zalim siyah saçlarındadır.
Hastayım , sıhhate kavuşma, ümidim hasta gözlerindedir.
Devâsız bir derde düştüm: seni sevdim .

Ey hilâl kaşlı, doğrusu bu: Gönlün meyli sana; 
Mihrâba bakışım bile eğrice bir tarzda .
Râ harfine benzeyen kaşından dönsem bile bu dönüşün riyâdır 
Ya doğru olmuş, ya eğri olmuş; doğru bir iş etmişim, yahut   
                                                        yanılmışım;
ne olmuşsa olmuş; seni sevdim ben.

Kaşının, gözünün, saçının hasretiyle toprak olsam bile tozum yok.
Sıhhatim, helâk olsam bile, gene de  dudağının ruhuyladır.
Paramparça olsam da bakışının kılıcından ayrılmam yine sevdim
                                seni;
cevretme, cefa etme.

Deli-divane Galibim; Ferhada Mecnuna salâ.
Dünya bir yana gitse ben bir yana gitsem gene de senden,
                                aşkından yüz çevirmem.
Senin mumuna pervaneyim perva(korku) ne lazım bana.
Yabancı anlasın, bildik bilsin ben seni sevdim”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder