25 Temmuz 2016 Pazartesi

Delikanlı, Hürol Taşdelen 'nin şiirlerine dair...

Türk Şiirinde Gençler - Attilâ İlhan
Genç şairlerin falına bakmaya, Nurullah Ataç meraklıydı. 40’lı yılların sonlarına doğru, ‘üzerine oynadığı’ iki genç şairden biri bendim, öteki Turgut (Uyar). Edebiyatımızın bu sevimli diktatörünün yüzünü bilmem ağartabildik mi?Kendi hesabıma 50’li yıllarda ben, genç şairlerden Yılmaz Gruuda, Ahmet Oktay ve Cemal  Süreya’yı tutmuştum.  60’lı yıllarda ise Arif Karakoç, Erol Çankaya ve Hüseyin Yurttaş’. 70’li yıllara gelince Yusufçuk’ta adını verdiğim üç genç şair, o tarihte henüz ilk şiirlerini yayımlamamışlardı bile, sonradan ufak ufak dergilerde görünmeye başladılar: Hürol Taşdelen, Siyami Yozgat ve Güniz Baykam! İlerde  ‘iyi şeyler’ yapıp yapamayacakları, elbette bireysel sanat bileşimlerini gerçekleştirmelerine bağlı!
Türk şiirinde, son otuz yıldır, özgün imge sistemleri getiren şairler, pek çıkmamıştır. Bence şairin önemi buradan kaynaklanıyor, aynı zamanda çağdaş bir fikir bileşimiyle özgün bir imge bileşimini içiçe gerçekleştirecek! Zor elbette, sadece estetik yetenek ve bilgi yetmez; felsefe, toplumbilim, hatta iktisat düzeyinde sağlam ve geçerli bilgi sahibi olmak gerekir. Oysa şairlerimizin, çoğu, usta belledikleri kılavuz şairlerin imge sistemlerini ödünç alıyorlar, ömürleri boylarınca da kullanıyorlar. İmge sistemi kurmuş şair deyince ne anladığımı belirtmek için, isterseniz örnek vereyim: Dranas böyle bir şairdir, Nâzım böyle bir şairdir, Dağlarca böyle bir şairdir, Necatigil böyle bir şairdir, vs. İmge sistemlerini tutarsınız, ayrı bahis, bu özgün imge sistemi kurdukları gerçeğini gölgelemez. Hepsi kurdukları  sistemi yeterince geliştirebilmiş midir? Elbette, hayır! Çünkü, Türk sanatçılarının başına bela olan üç faktör, aralarında bazılarını, olumsuz yönde etkileyebilmiştir: a. Alkolizm, b. Kültürsüzlük, c. Siyasal baskı! Aynı üç faktörün, hele öteki şairlerdeki ‘tahribatını’ anlata anlata bitiremeyiz. 
Öyleyse, genç şairler, bir yandan bu üç beladan kendilerini korumaya çalışacaklar, bir yandan da özgün imge sistemleri geliştirecekler. Alkolizm, şairi yüzeyselleştiriyor, kurutuyor, Cahit Sıtkı’nın, Cahit Irgat’ın bir ilk şiirlerini okuyunuz, bir de son yazdıklarını, dediğimi hemen fark edersiniz. Kültürsüzlük, daha büyük bela,  yetenekle yetinmek, sonunda özgünlüğünü kaybeden bir mekanizmaya tutsak olmak demek: şiir üretimi ya giderek durur, ya da öyle mekanik bir hale gelir ki, bütün etkileyiciliğini yitirir. Siyasal baskının ne olduğu malum, etkisiyle ya şairi kısırlaştırmak, ya da alan değiştirtmek! Genç şairler, yolları üstündeki bu tuzaklardan uzak duracaklar, bir. Başka şairlerin imge sistemlerinden yararlansalar bile, özgün imge sistemlerini yaratmaya çalışacaklar, iki. Oldu oldu, olmadı mı yandı bizim umutlar!
(Attila İlhan, Elde Var Hüzün, Adam Yay., İst., 1982, s. 106)


----







------------------

Karanfil yanık Kokar

             Sami N. Özerdim, “Sıkıntı” adlı yazısında; “Vazoda karanfiller var. En sevdiğim çiçek... Ahmet Haşim’in anlatışından sonra mı bu denli sevdim karanfil, yoksa kokusundaki o gizlilik dolu anlamdan dolayı mı? Bilmiyorum. Gülü biraz harc-ı âlem buluyorum. Hani bir ozanın dediği gibi, ‘tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz.’ Oysa karanfilin dış görünüşünde bir alçakgönüllülüğün gerisinde Ahmet Haşim’in görebildiği, sezebildiği başka bir şeyler...” diyor. Yazıda sözü geçen şiiri anımsatalım. “Yârin dudağından getirilmiş/ Bir katre alevdir bu karanfil/ Ruhum acısından bunu bildi” diye başlıyordu şiirine Haşim; “Ruhum ona pervane kesildi” diye bitiriyordu. Mehmet Müfit de, “Acı benim yüreğimde karanfil” diyerek acısını karanfile benzetiyor. Bedri Rahmi Eyüpoğlu ise, “Saksılarda hep aynı karanfiller açıyor Tanrım/ Niçin biz bir defa doğuyoruz?” diye soruyor. Celal Sahir Erozan, sevgilisinin kokusunun karanfil gibi olduğunu şu dizelerle vurguluyor: “Nerden geldin rüzgâr? Bu ne keskin karanfil kokusu?/ Doğrusunu söylesene:/ Yâr evinden geçtin yine.”
          …   Kâtibi, “Semai”sinde karanfilli sevgilisine bakın nasıl sesleniyor:
            “Söyle canım neme küstün/ Bre karanfilli dilber/ Selamı sabahı kestin/ Bre karanfilli dilber/ Karanfilin biter taze/ şimdiden başladı naza/ Niçin incinmişsin bize/ Bre karanfilli dilber/ Karanfilin boyu uzun/ Açılır gece gündüzün/ Bari görebilsem yüzün/Bre karanfilli dilber/ Karanfilim ben dermezem/ Seni tenhada görmezem/ Hatırcığın da sormazam/ Bre karanfilli dilber/ Uğramazsan gahi gahi/ Ederim ah ile vahı/ Kâtibi’nin ne günahı/ Bre karanfilli dilber”. Karanfilin dudağa benzetilmesi Şinasi Özdenoğlu’nun bir şiirinde de görülüyor: “Hey anacığım bu kadınlar/ Köylüsü şehirlisi hepsi bir/ Dudaklarında ya karanfil ya zehir.” Dudaklı bir şiir daha sunalım. Bu şiirde dudakların karanfile benzemesi pek hissedilmiyor ama maninin sonu güzel bitiyor: “Karanfil katmer olsun/ Sevdiğim esmer olsun/ Sevdiğimin dudakları/ Ramazanda iftar olsun”...
            Anıl Meriçelli, sevgilisini kırmızı, lacivert, beyaz karanfillerle dile getiriyor:
            “Kırmızı bir karanfil oluyorsun/ Kristal ışıkların soluğunda/ Çiğ damlaları buğulanırken/ Deniz kıyısı tomurcuklarında/ Lacivert bir karanfil oluyorsun/ Karanfillerin en güzeli/ Her sabah ülkemde yeniden açan/ Gün ışığı yapraklarına vurunca/ Beyaz bir karanfil oluyorsun/ Varılmayan sularında ülkemin/ Seni bende yaşayan/ Seni sensiz yaşadıkça”
            Mustafa Necati Karaer’e göre, sevgilisinin güzelliği karanfil gibidir: “Gün batısı sularında güzelliğin/ Uzak aynalara vuran bir karanfil.”
            Sabahattin Kudret Aksal, “Karanfiller” başlığıyla şunları yazıyor:
            “Alacasında sabahın kimdi/ Ayıran ayıklayan yıkayan/ Bir ışıltılı bakraçta eski/ Süzen usunun Haziranından/ Yan yana koyan karanfilleri/ Aydınlığımız karanfilleri/ anlamla yoğuran bir ocakta/ O ipince büyücü elleri/ Orda tarihten önce uzakta/ Getiren bugüne bunca iri/ Her öğle üstü sonra ikindi/ Karanfilleri her gün yeniden/ Gökyüzünde yokluğun var etti/ Bir kişi gece gündüz yürüyen/ Aynasında güneşlerin şimdi”
           
 Hürol Taşdelen, sevgilisinin gözlerinin karanfil olduğunu belirtiyor:
            “bir çarşı içi kadar ufaktır benim ellerim/ içinde ne büyür bilsen ah karanfil gözlerin/ kayın ağacından/akdenizden olma tekneler gibi gezerim/ içinde ne körfezler kımıldanır ne aşklar büyütür denizlerin/ bir çarşı içi kadar ufaktır benim ellerim/ hükmünü Osmanlıyla yitirmiş bir umuttur gülmelerin/ balıkçı kuşundan/ yağmurdan olma bulut gibi gezerim/ içinde ne acılar büyür ne yalanlara gebedir/ karanfil gözlerin” (Karanfil Gözlerin)
            Karanfilli Kurşun, Özgül Özgüven’in bir şiirinin adı:
            “Ardında bir karanfil bahçesi/ Bırakıp gitmek elinde değil/ Önün karanlık, unutulmuşluğunda/ Dursan sevinçliğinde kurşunlar/ Yürüsen yalnızlığında kurşunlar”
            Karanfil bahçesi denince bir başka şiir aklıma geldi: “Karanfil Bahçesi”,şairi ise Tuğrul Tanyol. Şiir şöyle: “Karanfillerle tutuşan bahçede/ Sesin bir kristal ışıltısıyla soyunurdu/ Bir eski düşten arda kalan./ Saatlerimize yelkovan kuşları taşırdı/ O ince ve kızıl kumları/ güneşin batmadığı bir ülkeden./ Karanfillerle tutuşan bahçede/ Denize ulaşan gözlerimizdi/ yıkık bir kıyıyı onaran ak dalgalarla/ ki köpük, birleşen dudaklarımızda/ çağıldayan bir bulut parçasıydı./ Sesin bir kristal tınlamasıyla/ çağırırdı en uzak mavilikleri/ rüzgâr şaşırıp dağılırdı saçlarında/ karanfillerle tutuşan bahçede/ örtünmeyi unuturdu yaşam./
Karanfillerle tutuşan bahçede/ avuçlarımızı ışık parçalarıyla dolduran/ güneş miydi, sevgi mi yoksa gençliğimiz/ yemyeşil yapraklara uzanmış sereserpe/ göğsünde bir kanat çırpınışı.”
            Karanfilli manilerimiz pek boldur.
            ….
            ….
            Bu karanfilli yazımı karanfilli bir İstanbul türküsüyle bitirmek istiyorum:
            Karanfil oylum oylum/ geliyor servi boylum/ Servi boylum gelince/ Şen olur benim gönlüm/ Karanfil olacaksın/ Sararıp solacaksın/ Ben hakime danıştım/ Sen benim olacaksın/ Karanfil uzar gider/ Yaprağın düzer gider/ Yâr yolunu şaşırmış/ İnşallah bize gider!
            Ne dersiniz, böyle şaşkınlığa can kurban değil mi?
ERHAN TIĞLI
*************





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder