24 Temmuz 2016 Pazar

Delikanlının, ODTÜ Edebiyat Kulübü Anıları

ODTÜ Edebiyat Kulübü Kurucusu ve Başkanı olarak, Anılarım...


Üniversite Sınavında ilk tercihimi kazanmıştım; ODTÜ Elektrik – Elektronik Mühendisliği. Okula gider gitmez ilk işim ODTÜ’de bir edebiyat kulübü olup olmadığını aramaktı. Yoktu. Devrim yapacağına inanmış erişikin-çocuklar, edebiyatı gereksiz ve yararsız buluyorlardı. Onların daha mühim işleri vardı. Böylece, 17 yaşında bir delikanlı olarak, ODTÜ’de edebiyat kulübünü kurdum ve bırakana kadar da başkanlığını yaptım. Akademik nedenlerle, kulüpten ayrılmamdan sonra da, bir grup ele geçirip, saçma sapan işler yapmaya başladılar. Kısa bir süre sonra da, benim önerim üzerine ODTÜ Öğrenci İşleri Dekanlığı, ODTÜ Edebiyat Kulübü’nü kapattı.
Günümüzde kimi “meşhur” şiir ve öykü yazarlar, Edebiyat Kulübü Başkanlığı yaptıkları ile övünmekteler. Ne kadar önemli bir kulüp kurmuş ve büyütmüşüm ki, kulüpten attıklarım, özgeçmişlerinde, yalan da olsa, Edebiyat Kulübü Başkanlığı yazıyorlar. Yalan ile edebiyaçı olmaz. Olsa olsa …
İnanılmaz işler yaptık o dönemde; ben ve birkaç arkadaşım. Bu bölümde, o dönemdeki anılarımı paylaşacağım.
Anılarımı aslında bir Ankara dergisi yazmamı istedi, yayınlamak istiyordu.  İlk sayıyı yayınlandı.  Sonra küt diye kestik. Neden mi?
Bilen bilir, bilmeyene bir daha söyleyeyim, 80’li yıllarda Attilâ İlhan’ın desteklediği 3 genç şairden birisi bendim; Hürol Taşdelen, Güniz Baykam ve Siyami Yozgat. Daha sonra bu listeye İlkiz Kucur eklendi. Ustanın hakkımda sözlerini bloğumda, hakkımda bölümünde paylaşacağım. Birçok genç şair adayı, o zaman da kıskanırdı. Şair adayını bırak, kocaman adamlar da. Attilâ İlhan’a diş geçiremeyenler, benim üstüme çok gelmişlerdir.  
Şimdi konumuza dönelim. Daha sonra, yanına aldığı bir başka yaşıtı şair ile, bu kıskançlıklarını depreştirirler. O yaşıtı şair, bana “cevapla” buyruğu ile sorular yollar. Soruların özü, Attilâ İlhan’ın genç şair yetenek seçme konusunda ne kadar beceriksiz olduğu, seçtiği şairlerin de nasıl şiiri bıraktıklarını onaylatmak üzerinedir. Öyle ya, bu “böyyük” şairler varken, git sen Hürol gibi başkalarını seç. Attilâ İlhan okulunda okumuş, hiçbir “Çırak” (bir kısmı sonra “Usta “ olmuştur), Ustasına saygısızlık etmemiştir. Üstüne bana edep ötesi sorular sorarak, bana da hakaret etmeye çalışıyor. Gereken sert cevabı aldılar tabii benden. O saçma sapan soruları yanıtlamadım. Sonra bun dergisinin patronu efendi, buna çok bozuldu ve anılarımı yayınlamayı durdurduğunu bana “facebook Messenger”dan söyledi. Sanki ben devam edecekmişim gibi. Komikliğe, zavallılığa bakar mısınız? 
Anlarımı sonra Kıyı dergisinde,  Yayın Yönetmeni Ali Mustafa’nın isteği üzerine yayınlattım. Ancak bu arkadaş da, tipik bir edebiyat öğretmeni edasıyla, yazılarımı düzeltti,  sansürledi. Çok ayıptı yaptığı. Her türlü yazın etiğine aykırıydı. Bana bunu yapan, genç çocuklara acaba neler yapıyor? Bir daha gerilim yaşamamak istemediğim için, hayatımda ilk ve bir kez bu edebiyat öğretmenliği meraklısına izin verdim. Aslında neden izin verdim, bilmiyorum. Bu davranış benim davranışım değil aslında. Sonra yayınlanma bittikten sonra da, bir daha asla bu kişi ile görüşmedim. Görsem de selam vermem.
Kıyı dergisinde yayınlanan anılarımın bir kısmını, yeniden düzelterek ve sansürsüz olarak burada yayınlayacağım.
ODTÜ Edebiyat Kulübü’nde birkaç şiir ve edebiyat meraklısı genç ne harika etkinlikler yaptı, inanılır gibi değil. Bu arada benim 1 yılıma patladı, ilk yıl sınıfta kaldım…
Şimdi ODTÜ anıları…


Türk Öykücülüğü Sempozyumu ve Aziz Nesin’den yediğim fırça 

1978’de ODTÜ’de , Türkiye Yazarlar Sendikası ile birlikte “Türk Öykücülüğü Sempozyumu” (TÖS) düzenledik. Gazetelerde, özellikle Milliyet’te haber olarak verilmişti… TÖS’ün düzenlenmesi sırasında ODTÜ Rektörü olan Prof. Dr. Nuri Saryal ve Öğrenci İşleri Dekanı olan Doç. Dr. Aydın Tözeren’nin desteklerini unutamam.  

O zaman güçlü bir Türkiye Yazarlar Sendikası vardı, hemen hemen tüm yazar ve şairleri bünyesinde toplayan, başında da Aziz Nesin. Günümüzde böyle bir sendika var mı? TYS Genel Sekreter’i Tekin Sönmez bize bir liste göndermişti, TYS üyeleri Öykü Yazarlarını seçmemiz için. Edebiyat Kulübü barakasındaki küçücük odamızda kendimizce bir seçim yaptık; Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Demirtaş Ceyhun, Nevzat Üstün, Adalet Ağaoğlu, Şükran Kurdakul.  Daha sonra bir sohbetimizde, yanlış anımsamıyorsam Tekin Sönmez katılımcı listesini nasıl seçtiğimizi sormuştu. O dönem ODTÜ’de Devrimci Gençler hakim, seçim bu görüşe pek uymuyor.  Seçimimiz Edebiyat Kulübü üyesi, üç, beş gencin kişisel edebiyat tercihlerine göre yapılmıştı. Şimdi düşünüyorum da ne büyük onur…  İçtenlikle söyleyeyim, geleceği görebilsem,  “yetmez ama evet” diyen Adalet Ağaoğlu’nun seçimine onay vermezdim.   

Sonra başladık harıl harıl hazırlıklara.  TÖS 3 gün sürecekti. Yazar konuklarımızın çoğu İstanbul’dan gelecek; uçak biletleri ayarlandı, geliş saatlerini, Aziz Nesin’in saati hariç, TYS bildirdi. Önemli bir sorun vardı, konuklar nerede ağırlanacak?  ODTÜ yerleşkesindeki konuk evi tek kişilik, orada olmaz.  Bir de Beşevler’de büyük bir konuk evimiz var. Var da Beşevler ülkücülerin denetiminde. ODTÜ yönetimi, başta Aziz Nesin olmak üzere, TYS üyelerinin can güvenliğini sağlayamayacağı için Beşevler’deki Konukevinden vazgeçtik,  Aziz Nesin’i ODTÜ içinde, en güvenli yerde, diğer konukları da Bakanlıklar’da Bulvar Palas’da konuk etmeye karar verdik.  Bulvar Palas şimdi yıkıldı, yerinde alış veriş merkezleri var ama o zaman Ankara’nın en önemli otellerinden.  ODTÜ içinde en güvenli yer demişken, 12 Eylül sonrası üniversite açılışlarını gezen diktatör Kenan Evren’in gidemediği tek üniversite, “netekim” ODTÜ olmuştur.

Nuri Hoca,  bize 3 gün boyunca şoförlü Renault 12 tahsis etti, THY’dan uçak biletlerini aldık, geliş saatlerini biliyoruz. İş kolay. Geliş saatlerine göre Esenboğa Havaalanı’na gidip karşılıyoruz. Ama gel gör ki, Aziz Nesin önceden saat vermiyor. Biletini kendi aldı, parasını biz ödedik.  O zaman mobil telefon yok.  Eee genciz, yaş 18, deneyim de yok ki böyle karışık bir durumu yönetelim. Tekin Sönmez’e benim ev telefonumu ve ODTÜ’nün telefonunu verdik. Aziz Ustanın gelişini haber verecekler.  Biz ODTÜ’deyiz.  Düzenleme çalışmaları. Gelelim o güne.
Aziz Nesin önce benim evi aramış ve rahmetli annemle konuşmuş. Annem de Üniversiteye gittiler demiş. Ama bize haber veremiyor. Sonra, ODTÜ’yü aramışlar, telefon operatrisinden Edebiyat Kulübü’nü bağlaması istenmiş, O da tut Fen ve Edebiyat Fakültesi sekreterliğini bağla, Fakülte sekreteri de burada öyle bir etkinlik yok de. Oysa ODTÜ’de her taraf afişlerle donatılmış… Sonuç, iletişim yok. Ben ara ara evi arıyorum annem Hasibe Taşdelen’e soruyorum, haber var mı diye. Sonunda haber alıyorum ama gene eksik. Aziz Nesin geliyor ama saat gene bilinmiyor. Biz de bir panik. Havaalanını aradım,  görevliye yalvar yakar anons bile ettirdim Aziz Nesin’i, ama ses yok. (Aziz Nesin bu söyleşiye gelirken gösterdiği hassasiyeti, tedbirli davranmayı, Sivas’da gösterse, onca çocuk ölmeyecekti. Bunu daha sonra yazacağım). Sonra atladım arabaya, koş Esenboğa’ya. Meğer Aziz Nesin usta varmış ve bizi orada görmeyince servisle geliyor, biz hava alanına gidiyoruz. Sonra gelmiş kendisi ODTÜ’ye. Dolaşıyor, ama bulamıyor yeri.  Tam kızgın dönüp giderken, bir öğrenci tanımış kendisini ve getirmiş Kütüphane’ye. Kütüphane’de imza günü de yaptık.
Öte taraftan hava alanına vardım, Aziz Nesin yok. Nasıl öğrendim ODTÜ’ye vardığını anımsamıyorum ama bu sefer koş okula.  ODTÜ’ye vardığımızda herkeste bir endişe, panik;  “Aman dediler, Aziz Nesin sana çok kızgın, seni fena haşlayacak”…   Aziz Usta gelince çok kızgın ve öfkeliymiş, bu berbat organizasyonu kim yaptı diye herkese kızmış.  (Kızmaya hakkı yok oysa. Bir grup 17-18 yaşında genç özveri ile neler yapıyor, Aziz Nesin kendi beceriksizliğini bizlere yüklüyor). Bana dönelim, karşında Aziz Nesin var, kolay mı yanıt vermek?  Herkes suçu Hürol’a atmış. “Efendim, Hürol organize etti” diye. Ben şaşkın, geldim Kütüphane’ye.  Aziz Nesin o sırada kitap imzalıyor. Önünde öyle böyle değil, yüzlerce ODTÜ’lü. Demirtaş Ceyhun tuttu elimden götürdü yanına. Ben korku içinde.  Onca kişi önünde, ODTÜ’de yersek fırçayı, gitti bütün karizma. Karşında Aziz Nesin, bir büyük isim, ben küçüldükçe küçüldüm.  Vardık yanına. Uzattım boynumu Aziz Nesin’in kılıcına. “İşte Hürol bu” dediler. Kafasını bir kaldırdı, göz göze geldik. “Eyvah dedim içimden, bittim ben.” Hoş geldiniz” filan demişimdir sanırım, anımsamıyorum. O da bir iki sözcük etti ama kötü bir şey söylemedi. “Sonra konuşuruz” dedi.  Pek de yüzüme bakmadı…

Sonra, şöleninin ilk gününe geçtik; Aziz Nesin ve Demirtaş Ceyhun konuşmacıydılar.   Mimarlık amfisi tamamen doluydu, 500 civarında dinleyici vardı, önde öğretim üyeleri, çalışanlar ve öğrenciler tabii… Açılış konuşmasını, Öğrenci Temsilciler Konseyi temsilcisi, sonra da ben yaptım. Yazılı hazırlamıştım, onca kez de çalışmıştım. Konuşma sırası bana gelince,  heyecandan salonu görmüyordum, sislenmişti; elerim zangır zangır titriyordu,  elimdeki kâğıdı okuyamıyordum. İrticalen konuştum o gün, 17 yaşımda. O gün bugündür, yaşantım boyunca tüm konuşmalarımı kâğıda bakmadan yaptım.

Çok başarılı geçmişti ilk gün;  Aziz Nesin ve Demirtaş Ceyhun. İlgili bir dinleyici kitlesi. Aziz Nesin yaşamından söz etti, yaşadıklarından, hapislik günlerinden, kitaplarından, kadınlarla ilişkilerinden… Karşılıklı sorular, cevaplar; tam şölen havasında. İki de fıkra anlattı. Biri kara mizah, biri de yakası açık, dekolte.

Kara mizah olan şöyle, 2. Dünya Savaşı’nda Polonya’da yıkıntılar içinde dolaşan, her şeylerini kaybetmiş iki çocuktan birisini hıçkırık tutuyor. Bilirsiniz hıçkırık korkutulunca geçer. Hıçkırık tutan çocuk diğerine, “hadi beni korkutsana” der. Korkacak bir şeyi kalmamış.
Bir de yakası açık, dekolte fıkra; üç ihtiyar erkek oturmuş Tanrı’nın hatalarını konuşurlar. Birincisi der ki, “Tanrı kadını, ay gibi yapmalıydı; gece gelip, gündüz gitmeliydi.” Diğerleri hak verirler ama o kadar da büyük hata değil derler. İkincisi, “Şarap beyaz, su kırmızı olmalıydı der. Karıştırdığın zaman başkaları anlamasın şarap içtiğini.” Evet derler, hepsi. Bu da önemli bir hata ama gene de katlanılabilir. Üçüncü ihtiyar erkek der ki, “Ama bir hatası var ki Tanrının, çok büyük; vücudumuzun her yerine kemik koymuş ama en önemli en çok gereksinim duyulan yerine koymamış. Bakın bu kabul edilemez.”  

Sonra şölen bitti. Ama Aziz Nesin hala bana mesafeli, yüz vermiyor, ben ürkek, üzgün, ustanın gözüne girmemiş genç çırak. Etrafında diğer yazarlar, şairler çırpınıyor, anlatıyorlar aksiliğin nedenlerini, bizleri övüyorlar, bilgi şölenini övüyorlar, beni öne çıkarıyorlar.  Aziz Nesin, ODTÜ’yü övüyor, her şeyi övüyor ama bana tek söz yok.  Sonunda Aziz Nesin azcık yumuşadı, önce bir ufak serzenişten sonra, elimi sıktı ve kutladı; şimdi anımsamıyorum güzel sözler söyledi. Ne kadar mutlu olmuştum, ama bana neden onca endişeyi yaşatmıştı?

Daha sonra ODTÜ’nün sağladığı steyşın Renault 12 binek oto ile Abdurrahman Tanrıöğen (Eğitim 82, şimdi Prof. Dr. Abdurahman Tanrıöğen, Pamukkale Üniversitesi)  Edebiyat Kulübümüzü temsilen karanlık ve yağışlı bir Ankara akşamında konukları yerlerine bıraktı. Aziz Nesin şoför’ün yanında oturdu. Arkada Tekin Sönmez, Demirtaş Ceyhun ve Abdurrahman Tanrıöğen.  Abdurrahman,  çok güzel bir fotoğraf makinesi vardı. Az önce aradım bir daha dinledim arabada yaşananları. O’ndan aktarıyorum. Yağmur yağdığı için fotoğraf makinesini kabanının altında tutuyordu. Kaban altında şişkinlik yapan fotoğraf makinesi, arabada Demirtaş Ceyhun’a çarpar ve Abdurrahman’da kabanının içine elini sokup, fotoğraf makinesini düzeltir. Demirtaş Ceyhun azcık tedirgin olur, sanırım silah zanneder  ve Abdurrahman’ın elindeki imzalı kitapları da görerek, “ bunlar da kamuflaj ha” der.  Abdurahman’da bozmaz, gülümser. O günler ODTÜ servis otobüslerinin tarafından bulvarlarda tarandığı günler…
Aziz Nesin konukevinde veya otelde kalmak istemedi.  Abdurrahman, Aziz Nesin’i Emek Mahallesi İsrailevleri’nde oturan Tahsin Saraç’ın evine bıraktı,   Demirtaş Ceyhun’u ve Tekin Sönmez’i Bulvar Palas’a… 

İkinci gün Adalet Ağaoğlu ve Nevzat Üstün, sonrakilerde Fakir Baykut ve Şükran Kurdakul vardılar.

Gelelim diğer etkinliklere…
ODTÜ Edebiyat Kulübü olarak, birçok değerli ustayı davet etmiştik. Bir tanesi hariç geldiler, konuştular, söyleştiler; ışıklarından yararlandık… Bu söyleşilerin arka planında, kişisel ilişkilerimiz oldu, gözlemlerimiz oldu. İşte onlar…
Elbette ilk  olarak Attilâ İlhan ile başlayacağım. Elbette dedim, benim yaşamımı o kadar derin etkiledi ki, ben de o kadar büyük emeği var ki… Attilâ Usta ile ilgili, ışıklara karıştığı günlerde ağlayarak yazdığım yazı, birkaç dergide yayınlanmıştı. O kadar çok anım var ki, ama tek bir fotoğrafım yok biliyor musunuz? Hayıflanmak neye yarar?
ODTÜ Edebiyat Kulübü’nü kurar kurmaz, kimi davet edelim diye düşünmeye başladık. Erol Sayın’ın önerisi üzerine, Attilâ İlhan ile başlamak istedik, söyleşi dizimize. Davet işi bana düştü. Tunalı Hilmi caddesindeki, Bilgi Yayınevi bürosuna gittim. O gün tanıştım büyük usta Attilâ İlhan ile… O’nu hep sevecen bir yüzle anımsıyorum, örneğin kaşlarını çatık hiç görmedim. Hiç mi sinirlenmez bir insan? Hep öğretti, ufku gösterdi ama sınır çizmedi hiç.  Ağabey gibiydi, hiçbir genç şairin şiiri üzerinde kırmızı çizgiler koymadı, hiçbir mısranın nasıl yazılması gerektiğini söylemedi. Hiç incitmedi. Ama oku dedi, şiir oku, Divan, Halk, Cumhuriyet… “Odaya kapan, bağıra çağıra oku; sesini duya duya oku… Kendi şiirlerini de böyle yaz, böyle çalış. Şiirin müziği vardır, müziğini yakala.”…
Gençleri hep sevdi, hep destekledi. Omzunu koydu hep, omuzlarının yanına. Heybeti ile hiç ezmedi, hep destekledi. O Usta’nın hası idi. Şairin hası olduğu gibi. Sofrasında onlarca kez bulundum. Sofra diyince sabah sofrası, akşam değil. Alkol ile arası iyi değildi. Sevmezdi. Solcu yazarların en büyük düşmanı alkol derdi, faşizmden önce. Çünkü alkolle tüketirler zamanı, karaciğeri bozarlar, sonra da o canım yaratıcıkları gider… Sofrasında dedim, kaç kez bulundum. Ama bir simit, bir çay bile ısmarlayamadım. Öğrenciyken tamam ama mühendis olup, çalışırken de. Ben ödemek isteyince de, “Çocuğum bizim kültürümüzde büyük öder.” dedi hep.
O dönemde bir genç şair, ismi saklı kalsın, Attilâ Ustaya, “Hürol’da ne buluyorsunuz, şiirleri kötü. Bakın benim şiirlerim çok daha iyi.” gibilerden bir şey söylemiş. Terslemiş Attilâ İlhan, hiç unutmam bana aktarırken bu konuşmayı söylediklerini; “Usta olmadan, Ustaya yol gösteriyor, öğüt veriyor…” demişti.
Attilâ İlhan, Fransa’da kaldığı dönemde, FKP’de kitle karşısında etkin konuşma eğitimleri almış, bir de üstüne kendi yeteneği ve birikimi. Her zaman çok etkili bir konuşmacı olmuştu. ODTÜ Mimarlık Amfisi, yaklaşık 400 kişilik, tıklım tıklım dolu, ayakta duracak yer yok; muhtemelen 500-600 kişi içeride, nefes almadan büyük Ustayı dinlemişti. Sonlara doğru, “… hadi ben gideyim.” dedikçe, izleyiciler hemen durduruyorlardı.
Bir süre sonra artık Ankara yetmez oldu, İstanbul’a gitti. Çok üzülmüştüm.
Birlikte Set Kahve, Kızılay’dan Buğday sokak’a doğru yürürken bir gün, Tunus caddesinde Uğur Mumcu’ya rastladık.  Yanlış anımsamıyorsam evi oradaydı. Attilâ İlhan’a “ağabey” diye hitap ediyordu. Neşeli ve içten sohbet ettiler ayaküstü. Uğur Mumcu, belinde tabancasını gösterdi, “Ağabey, bak artık tabanca taşıyorum, zorunlu kıldılar.” demişti. 12 Eykül’de öldürülmedi ama katiller Uğur’umuzu, Kalpaksız Kuvvayı daha sonra elimizden alçak bir cinayetle aldılar.
Sonra şiiri bıraktım. Bir süre konuşmadı benimle, belli ki çok kızmıştı. Sonra bir gün telefonla konuşurken, belli ki canı bir şeye çok sıkılmıştı; “Sen doğrusunu yaptın. Yaptıklarım tam olarak ölçülemiyor, tanımlanamıyor. Örneğin bir somya üreticisinin ne yaptığı bellidir, kalitesi, özellikleri. Ama şiir çok göreceli.” diye…
Ölüm haberini alınca kahrolmuştum. Cenazesine gidemedim. Neden mi? Dünyanın saçma sapan işleri. Mazereti olur mu, vedalaşamadım Ustam ile. Belki de …
Hasan Hüseyin… Bulut saçlı büyük ozan.  Bir gün evindeyiz, İlkiz Kucur, Ahmet İçduygu ve ben. Selda, Koçero şiirini bestelemiş. Onu bize dinletecek, davet etti. Küçük bir oda, her tarafı kitap, duvarlar, masalar, yerler.  Bir bulut saçlı adam. Küçük bir kaset çalar. Bulut saçlı adam Hasan Hüseyin ter içinde; heyecan ile kaseti ters takar. Biz ise, taze filizler gibi coşkulu dinledik o gün o şarkıyı, şiiri. Unutulacak anı mı?
İlk kez Hasan Hüseyin ile kahrolası bir nedenle tanışmıştık. Faşistler Bedrettin Cömert’i, o şiir yüzlü şairi katletmişlerdi. Biz de bir protesto ve anma toplantısı yapmak istedik. Malum Hasan Hüseyin can dostu Bedrettin Cömert’in. Kabul etmedi önce. Perişan. Attilâ İlhan’ın, “git Hasan, çocukları yalnız bırakmayalım” sözü üzerine geldi. Usta, Ustayı kırar mı? ODTÜ’nün verdiği bir araçla gittim almaya. Aydınlar tehdit altında, öldürme mi ararsın, kaçırma mı? Tedirgindi. Bana ODTÜ kimliğimi sordu, ondan sonra bindi arabaya. O gün yaşadıklarımızı da yazmıştım bir yazımda. O gün gök yırtıldı, gök parçalandı; Hasan Hüseyin’in sözcükleri ile göğsümüzü dağladı ODTÜ Mimarlık amfisinde…
Sonra bir kaç defa daha geldi ODTÜ’ye. Yalnızca Mimarlık Amfisinde konuşmadı. Binlerce ODTÜ’lüye, spor salonunda şiirler okudu, ırmaklar gibi aktı delikanlı coşkularımıza… Hep takip edildiğini düşünürdü. Telefonu çalsa, “beni dinliyorlar” derdi, yolda karşılaşsak ardına bakardı, takip eden kim diye. Onca işkence, onca acıyı reva görmüşüz ona. O ise “Acıyı bal eylemiş”…
Kızılay’da yerel bir gazetede çalışırdı. Gider yanına sohbet ederdik. Ne kadar heybetliydi, ne kadar çocuk… ODTÜ Edebiyat Kulübü’ne danışman yapmak istedik, bürokrasi olanak vermedi.  12 Eylül döneminde kısa bir süre Almanya’ya gitti.
Sonra hastaneye kaldırıldı Ankara’da ve bir zaman sonra da Hasan Hüseyin Korkmazgil’de uçmağ oldu, ışıklara karıştı.
Türk Öykücülük Sempozyumu sırasında tanıştığım Aziz Nesin, Şükran Kurdakul, Nevzat Üstün, Demirtaş Ceyhun, Tekin Sönmez, Fakir Baykurt, Adalet Ağaoğlu…  Hepsi imza günü düzenlediler, Kütüphane Sergi salonunda… Bunu yazmıştım daha önce. Tekin Sönmez’in büyük gayreti olmuştu, hep koşturmuş, bizi desteklemişti sempozyum sırasında. Ne kadar mütevaziydi Fakir Baykut… Demirtaş Ceyhun hep neşeli…  
Murat Belge’de gelmişti. Aklımda kalan sakin ve nazik bir insan olduğuydu. Yaptığı bir espri belleğime kazınmış. “Siz elektrik öğrencilerinden çok solcu çıkıyor, çünkü elektriğe alışkınsınız.” O zamanlar Birikim Dergisi çok saygın. Murat Belge, bize, Edebiyat Kulübü’ne, geçmiş sayılarını da içeren tüm seti hediye etmişti. Ne kadar sevinmiştik.  Kimseye evine götürmesine izin vermiyorduk, okuyacaksa kulüpte okusun. Ama bizden sonra koruyamamışlar, bir arama sırasında tüm sayıları, tırnaklarımızla oluşturduğumuz kütüphanemizi, arama yapanlara teslim etmişler.
Murat Belge’nin son yıllardaki keskin dönüşünü öngörebilsem, çağırır mıydım ODTÜ’ye? 
Enver Gökçe… Ahh yüreğimde bir sızı. Enver Gökçe ustayı,  Seyranbağları Düşkünler Evi’nde görmüştüm. Çok ağır sayrıydı. Bacaklarında yaralar açılmıştı. Bilinci tam yerinde değildi. Aziz Nesin, O’nu Bulgaristan’da tedavi ettirmişti ama sonuç alınamıyordu. Enver Gökçe de çok büyük acılar çekmiş, büyük işkencelere katlanmak zorunda kalmış bir büyük ozanımızdı. O çok meşhur dedikoduyu sordum; “Ahmet Arif’in sizin şiirlerinizi çaldığı söyleniyor, ne dersiniz?” Bir şeyler söyledi, sözcük sözcük anımsamıyorum, o zaman da anlamamıştım aslında. Ne evet dedi, ne hayır.  Acaba sorumuzu tam olarak anlamış mıydı? Emin değilim.  
Çıktığımızda yanından ağlıyorduk. Bir daha görmedim.
Sıkıyönetim Dönemi. Nazım Hikmet gecesi yapalım dedik ve izin için başvurduk. Tabi izin Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan isteniyor. Çok uyanığız ya, Sıkıyönetim Komutanını kandıracağız. Sırf Nazım’a izin vermezler diye, yanına başka şairler de ekledik, bir dizi için başvurduk. Yahya Kemal, Ahmet Haşim gibi isimleri de yazarak. Ama ilk gece Nazım için olacak. Anlamışlar amacımızı,  “… bunlar Nazım Hikmet için gece yapar, diğerlerini yapmazlar” diyip bize izin vermediler. Oysa Işık Yenersu gelecekti şiir okumaya, kendisi ile ben konuşmuştum telefonda. Uğur Mumcu ve Jülide Gülizar’da konuşmacı olarak geleceklerdi. Gerçi Uğur Mumcu çıkıştı bana; “Jülide Hanım ne anlar Nazım’dan” diye ve “O gelirse ben gelmem” diye de kestirip atmıştı. Eğer izin alsaydık, ne yapacaktım bilmiyorum, Jülide Hanımı da davet etmiştik oysa.
12 Eylül olduktan sonra, bazı aydınlarımızı Nazım Hikmet gecesi yaptıkları için içeri aldılar, yıllarca hapis yatırdılar. Suça bakın, Nazım Hikmet’i anmak. Sonra çok düşündüm, biz de o anma etkinliğini yapsak, muhtemelen içeri alınacaktık. İroniye bakın, izin vermeyenlere, teşekkür borçlanmıştım. 
Can Yücel’de gelmişti, de salon tıklım tıklım dolmuştu. Sarhoştu geldiğinde, bir pazar torbası vardı elinde.  Çok tatlı anlattı, mest etti dinleyenleri. Sorular kısmı çok eğlenceli geçmişti. Ahmet Arif’i sordu bir arkadaş, “bir çocuk doğurtmayla adam baba olmaz” dedi Usta. Bir başkası da; “ size çağdaş Şair Eşref desek ne dersiniz?” dedi, “Allah derim” dedi. Kendisi gelmişti, almamızı istememişti ve gene kendisi kalktı, plastik örme Pazar torbasını aldı gitti. Giderken de, “hadi gene iyi kafa siktik” dedi. Bir birimize baktık, doğru mu anladık diye?
Ahmet Arif davetimizi kabul etmeyen tek şair, yazardı.  
Hilmi Yavuz’da konuğumuz olmuştu. Söyleşi bittikten sonra, “Sizin Eymir Gölünüz meşhur, hadi oraya gidelim” dedi. Eymir uzak, araba lazım, biz de değil o zaman ODTÜ’de araba yok. Rektörlükten istedik. O dönemin Rektörleri Prof. Dr. Nuri Saryal ve sonra Prof. Dr. Mehmet Kıcıman hep destek olmuşlardı bize, sağ olsunlar. Üniversitenin arabası ile gittik, dolaştık Eymir’de. Sonra döndük şehre, daha biraz vardı gitmesine, İstanbul’a dönecek.  Yemek yiyip, içmek istediğini söyledi, “… hadi bir restorana gidelim.” dedi.  Ankara’da bir balıkçı restoranına gittik. Yemekler söylendi, biz pek içmedik, Hilmi Yavuz rakısını da içti. Geldi hesap ödeme zamanı. Hilmi Yavuz oralı değil. Bir birimize bakıyoruz, hiçbirimizde öyle para yok, kısıtlı harçlıklar. Hepimiz dar gelirli çocuğu. Masanın altından harçlıklarımızı birleştirdik de ödedik hesabı. Anlamaması olası değil durumumuzu. Ve Hilmi Yavuz, ODTÜ’ye konuşmaya gelip, öğrencilere kendine, öğrenci harçlıkları ile yemek ısmarlatan tek şair, yazardı. O günü hiç unutamadım. Bu anıyı düşününce, sonraki yıllardaki dönmesinin nedenini kolay anlıyor insan.
Sonra Attilâ İlhan geliyor aklıma; “Çocuğum bizim kültürümüzde büyük öder hesabı.”
Afşar Timuçin’de gelmişti bir gün konuşmaya, sağ olsun.  
O yıllardan Ali Cengizkan’ı anımsarım. ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde araştırma asistanıydı yanlış anımsamıyorsam. Biz öğrenci. Pek karışmazdı aramıza, o dönem onun uğraşları farklı. Çok yan yana gelmedik diye anımsıyorum.  Bize hiç destek olmadı.
Metin Celal’den de söz etmezsem anılarıma ayıp olur. Kendisi dal gibi uzun bir delikanlıydı, ama kısa kaldı ODTÜ’de, bir yıl. Küçükesat’ta bir akrabasının yanında kalıyordu, anımsadığım. Benden 1 yıl genç.  İleride büyük şair olacağım diyordu, inançlıydı. Bir dönem birlikte gezdik Ankara’da. Şiir tartışırdık, Oluşum Dergisine giderdik, yeni sayılar için şiir seçmeye. Bir gün İstanbul’da birlikte Attilâ İlhan’ı ziyaret etmiştik, Taksim Meydanı’nda bir yerde. Sonra bir daha görmedim, basından izledim.
O dönemlerde Ankara’da olan iki büyük ozan, iki büyük Kam ile yakın iletişime geçmediğime, ışıklarından daha çok yararlanmadığıma çok pişmanım. Cahit Külebi ve Cemal Süreya. Şimdi burada onlarla anılarımı da paylaşmak isterdim. Cahiit Külebi ile bir kez tanıştım, Türk Dili’nde.
Bir de sizlere, ODTÜ Edebiyat Kulübü’nün tek sayı çıkardığı “Yasak” dergisinden söz etmek isterim. Tek sayı çıkarabildik, Sıkıyönetim 2. Sayıyı “yasakladı”. Adını ben önermiştim, şaka ile karışık, arkadaşlar desteklemişti. Rektörlük 10 TL bütçe vermişti bize, her sayı için. İlk sayıda kimler yoktu; ünü ülke sınırlarımızı aşmış büyük müzisyen ve gitarist Ahmet Kanneci, Müzik Kulübü adına yazmıştı. Ali Cengizkan, İlkiz Kucur, Musa Saygı, Haydar Ergülen ve ben yoksul yazmıştık. Bir de Adalet Ağaoğlu yazı vermişti, benim isteğim üstüne.  
Musa Saygı’nın şiiri ODTÜ üzerineydi. ODTÜ direnişi üzerine. 9 Aralık’ta geçici faşist işçiler, öğrencilerin üstüne bomba atmışlardı, bir öğrenci ölmüştü; İbrahim Baloğlu İşte o bombanın düştüğü yere bir anıt dikildi. O anıtın üstüne de Musa Saygı’nın Yasak’ta ki şiiri plaket üstünde yazıldı. Az onur mu?
İkinci sayıda Enver Gökçe’nin de bir şiiri olacaktı. Düşkünler evinde vermişti. Ama sıkıyönetim izin vermedi. O dosyaya el koydular. O şiiri daha sonra Ataol Behramoğlu yayınlattı, çok sevindim.
Şimdilik bu kadar…


Hürol Taşdelen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder