24 Temmuz 2016 Pazar


ATTİLÂ  İLHAN’ın ÖLÜMÜ ÜZERİNE (*)

Duvar beni çok sevindirdi. Attilâ İlhan, gayet soylu,
özlü şair. Pek beğendim. Aşkolsun delikanlıya.”
                                                           NAZIM HİKMET 

Şair, romancı, deneme yazarı, senarist, sinema adamı, gazeteci Attilâ İlhan’ı herkes tanıyor, biliyor. Hakkında çok şeyler yazıldı, söylendi, konuşuldu. Daha da söylenecek hiç kuşkusuz.

Ben burada, gençliğimin kahramanı, izinden yürümeye çalıştığım Ustam Attilâ İlhan’dan bahsedeceğim.  Attilâ Hocam ile Ankara’da biriktirdiğim anıları sizinle paylaşacağım. Anılar... Gözlerim önünde ne çok uçuşuyorlar. Yakaladıklarımı buraya aktarıyorum. Yakalayamadıklarım beni affetsinler.

O’nun şiirleri ile, 13 Yaşında, bir Orta Okul öğrencisi iken tanışmıştım. Biraz şiire meraklı bir çocuk olmamdan, biraz da ablamın öğretmen olmasından kaynaklanan torpille, bir 10 Kasım’da şiir okumuştum. Attilâ İlhan’ın “Mustafa Kemal” şiiriydi. Sonra uzun yıllar bu usta şairin farkında olmadan sürdürdüm şiir maceramı.  

Yıl 1977. Büyük hayalim ODTÜ’yü kazanmıştım. Teknik Üniversite’de Edebiyat Kulubü yoktu ve kurmaya karar vermiştim. Bunun için bir Hazırlık Öğrencisi olarak çırpınırken, Endüstri Mühendisliği son sınıf öğrencisi, deneyimli bir ağbi olarak Erol Sayın (1) ortaya çıktı ve birlikte ODTÜ Edebiyat Kulubü’nü kurduk.  İlk planımız önemli şair ve yazarlar ile söyleşiler yapmaktı.  Erol ağbinin, “Attilâ İlhan’ı çağıralım. Ben çok severim.“ dediğini anımsıyorum. Hemen araştırmaya başladım. Attilâ İlhan, Bilgi Yayınevi’nin Editörü olarak Ankara’da idi. Tunalı Hilmi caddesi üzerinde, zemin altı bir ofiste çalışıyordu. Randevu aldık. O dönem Edebiyat Kulubü üyesi ve halen can dostalarım Ahmet İçduygu (2) Musa Saygı (3) ve Melih Ercan (4) ile beraber ofisine gittik. Asıl merdivenler bittikten sonra, iki-üç basamak daha vardı. Karanlıktı ve heyecandan titriyordum. Görmedim son basamakları ve top gibi yuvarlandım. Kapı tam karşıdaydı ve olanca hızımla “güm” diye kapıya bindirdim. Endişe ve şaşkınlıkla açtılar kapıyı. Gülümsediler mi halime hatırlamıyorum. Attilâ Hoca’nın ofisine aldılar bizi. O hep gülümseyen ve sevgi ile bakan yüzü ile karşıladı bizi. Sonra hep tanık olduğum ince esprili uslubu ile takıldı. Tam sözcükleri anımsamıyorum ama benim kapıya toslama sesimi kast ederek, “ben de basıldık zanettim çocuklar” gibi bir şeyler söyledi. Utanmıştım.

ODTÜ’ye davet ettik. Memnuniyetle kabul etti. Sonra bir kez daha davet ettik, gene geldi.

Mimarlık Anfisi dolmuştu. O günü yaşayanlar anımsayacaktır. Kulisin girişinden sahneye baktık. “Çok kalabalıkmış çocuklar, korkarım çıkamam, ben gideyim” dedi. Dedim ya, o ince esprili uslubunu her yerde taşıyordu. 17 yaşın delikanlılığı, çocuksuluğu ve fütursuzluğu ile, “korkmayın hocam, arkanızda ben varım” dedim. “O zaman tamam, mesele yok, söyleşiye başlayabilirim” dedi. Şimdi düşünüyorum da, gülüyorum, gözlerim dolarak, kirpiklerim ıslanarak. Ben kiim koca Attilâ İlhan kim. Kim kimin arkasında durabilir ve durdu?

Daha sonra bir çok değerli şair ve yazar ile tanışma şansım oldu. Düşünüyorum da, kaçına bu sözü söyleyebilirdim, yada ben söylerdim de, kaçından anlayış ve hoşgörü görebilir, ve Attilâ Hoca’nın yaklaşımını alabilirdim. Belki de hiç. Hatta bir kısmı beni orada haşat edebilirdi.

Attilâ İlhan çıktı sahneye. Sonsuz keyifli bir söyleşi oldu. Mest olmuştu dinleyiciler. Attilâ İlhan, “hadi ben gideyim...” diyordu, izleyiler “hayııır, gitmeyin” diyorlardı. Çok uzun sürdü söyleşi...
Sonra öğrendim ki, Attilâ Hoca Fransa’da bulunduğu yıllarda FKP eğitim programlarına katılmış ve özellikle kitle karşısında konuşma dersleri almıştı. Kendi rahat uslubu ile birleştirdiği bu teknik altyapı sayesinde, ölene kadar hep geniş kitlelere değişik ortamlarda hitap etti ve izleyici buldu.

Şiir yazdığımı söylemiştim, ilgilendi: Şiir karalamalarımı götürdüm Attilâ Ustaya. Büyük bir ciddiyetle değerlendirdi. Hırpalamadan. Egosunu tatmine kalkışmadan. Gerçek bir USTA olarak, öğretti, yönlendirdi. Attilâ İlhan benim USTAM olmuştu. Kahramın olmuştu. Paytak adımlarımla izinden yürümeye çalıştığım bir yol liderim olmuştu. Her seferinde yayınlanacak umuduyla götürürdüm şiirlerimi. Gene her seferinde o daha çalışmamı söyler, eksiklerimi anlatır ve beni çalışmaya iterdi. Okul yıllarımda Edebiyat Öğretmenleri’nin nefret ettirdiği Divan şiiri ile tekrar O’nun sayesinde tanıştım. Halk Şiirinin sokaklarında dolaşmamı sağladı. Hep okumaya ve çalışmaya teşvik etti; bir usta olarak.

O dönemde Bedrettin Cömert katledilmişti. ODTÜ’lü duyarlılığı ile bir toplantı düzenlemek istedik. Hasan Hüseyin ve Ioanna Kucuradi en yakın arkadaşları idi Bedrettin Cömert’in. Ioanna Kucuradi kabul etmişti. Ama Hasan Hüseyin gelmiyordu. Attilâ Hocama koştum hemen. Yardımını istedim. Hasan Hüseyin’i aradı. Kendisi rica etti, “çocukları yalnız bırakmayalım” gibi bir şeyler söyledi. Hasan Hüseyin, kırmadı Attilâ İlhan’ı ve kabul etti gelmeyi. Sonra çok etkileyici ve anlamlı bir protesto ve anma söyleşisi yaptık Mimarlık Anfisi’nde.

Ben şiirlerimi götürmeye devam ettim. Asla bir dergiye yollamadım o dönemde. Ta ki ustam Attilâ İlhan, bir gün “Tamam çocuğum, artık yayınlayabiliriz şiirlerini”. Havalara uçmuştum. Şairliğim Attilâ İlhan tarafından onaylanmıştı. Ne gurur. Ne onurdu Tanrım...
Beni Ali Püsküllüoğlu’na gönderdi. Üç şiirimi seçmişti. Ali Beyin o dönemde çıkarmaya başladığı “Yusufçuk” Şiir Dergisi’nde yayınlanmaya başladı şiirlerim.

Bir süre sonra Edebiyat Kulubumüze katılan İlkiz Kucur’da (5) şiir yazıyordu. Musa ile birlikte İlkiz’i de  götürmüştük Attilâ Hocanın yanına. O da şiirlerini vermişti. Hiç bekletmeden hemen gönderdi İlkiz’i, Ali Püsküllüoğlu’nun yanına, Yusufçuk’ta yayınlansın diye. Çok bozulmuştum ve kıskanmıştım.  Ben onca zaman gidip gelmiştim yanına.  İlkiz ile ilk seferinde onay almıştı büyük ustadan. Yıllar sonra İlkiz ile evlendik. 

İlkiz ile birlikte anımsadığımızda Attilâ İlhan’ın şiirlerimizi değerlendirmesini, hemen söyleyebileceklerimiz; hep olumlu hep olumlu eleştriler yaptığıdır. Asla olumsuz sözcük çıkmamıştır ağzından. Hiç kırıcı olmadı. Verdiğimiz şiirler üzerinde hiç kırmızı çizgiler olmadı, asla şiirlerimizi düzeltmedi.

Sonra Bilgi Yayınevi’nden ayrıldı. Ankara’da Set Kafetarya’yı kendine mekan tuttu. Hani “gökdelen” diye bildiğimiz, Kızılay’da eski Gima’nın üstündeki Set Kafeteryayı. Eskiler bilir. Şimdiki adını bilmiyorum.

Her gün Kuğulu Parkın karşısındaki Buğday Sokaktaki evinden çıkar, yürüyerek Kızılay’a giderdi. Her gün, dakik bir şekilde saat onda set kafeteryada oturur ve onikide kalkar gene evine yürüyerek giderdi.  Bir çok kere Hocamı Set kafeterya’da ziyaret ettim. Defalarca Kızılay’dan Kuğulu Parka yürümüştük.  Ne keyifli sohbetler ettik. Neler öğrendim ondan.

Elbette başta şiir üzerine konuştuk. Sonra güncel politik durumları. Bir keresinde, gene 17 yaşın cahilliği ile ve heyecanla, eleştrir bir tonda; “hocam siz komünist değilsiniz” demiştim. Başını geriye atarak patlatmıştı kah kahasını.  Hiç kızmadan.



Bir gün Set Kafeterya’da otururken, bir masa ileride, malum dinleyici amcalardan vardı. Kendisi kim olduklarını tahmin ettiğini söyledi. Ben sinirlenmiş, belki korkmuştum biraz. Gene o gülümseyen yüzü ile, “ne var bunda, bak onlar da bir şeyler öğreniyorlar” demişti. “Benim gizlim yoktur, sözlerimi heryerde söylerim. Arasıra merak ederler, gelir dinlerler. Sonra da gizli işler çevirmediğimi anlar, rahatlar giderler” dediğini hatırlıyorum.

Hep parayı Attilâ Usta öderdi. Utanırdık. Ödemek isterdik. Asla kabul etmezdi. “Ben büyüğüm derdi. Elbet ben ödeyeceğim.” Sonra, arkadaşlarla yanına giderken karar alırdık. Biz bir şey içmeyelim, yük olmayalım diye. Tatlı tatlı kızardı bize, “çocuğum burası kavak gölgesi değil içeceksiniz bir şeyler muhakkak” diye... Sonra üniversite bitti, mühendis oldum. Para kazanmaya başladım. Ama Attilâ Hoca’ya bir simit bile ısmarlayamadım. Asla izin vermedi. Bizim geleneğimizde büyük ısmarlardı elbet. Hele çırak ustaya bir şey ısmarlayacak. Attilâ İlhan geleneğinin güzelliklerine sonuna kadar bağlıydı.

Neler konuşmadık o buluşmalarda. Neler öğretmedi ki bana. İleride evleneceğim kadının özellikerine kadar hayata dair tavsiyeler... Evliliğin zorluklarını.

Sonra dergilerde adımdan söz etmeye başladı. İki yazısında 3 genç şairden söz etti. Birisi bendim. “Delikanlı toplumcu ozan” demişti benim için. Ne büyük bir onurdur bu benim için. Ne büyük bir destek. Başka bir yazısında da  “... 70'li yıllara gelince Yusufçuk'ta adını verdiğim üç genç şair, o tarihte henüz ilk şiirlerini yayımlamamışlardı bile, sonradan ufak ufak dergilerde görünmeye başladılar: Hürol Taşdelen, Siyami Yozgat ve Güniz Baykam! İlerde 'iyi şeyler' yapıp yapamayacakları, elbette bireysel sanat bileşimlerini gerçekleştirmelerine bağlı!“

Yıllar geçti ve üçüncü sınıf öğrencisiydim. Ama ben şair olmak istiyordum, Elektronik Mühendisi değil. Okulu bırakmaya karar verdim. Kimseyi dinlemiyordum. Çünkü, izinde yürümeye çalıştığım Attilâ İlhan’da, Hukuk son sınıftan ayrılıp, çekip Paris’e gitmemiş miydi? Hem de dersleri hep “Pekiyi” iken. Gene Set Kafeterya’da bir gün, Attilâ İlhan bana uzun bir konuşma yaptı. Her zaman ki tatlı, güleryüz uslubundan farklıydı. Ciddi gözüküyordu. Kendisinin normal koşullarda sürünmesi gerektiğini, şiirden para kazanılamayacağını, İzmir’de kaç gece masalarda uyuduğunu anlattı. Asla okulu bırakmamalıydım. Bitirmeliydim. Okulu bırakırsam, “bacaklarımı kıracağını” söyledi. Ustam izin vermiyordu. Bozulmuştum. Babamı bile dinlemediğim dönemde, Attilâ İlhan’a hayır diyemedim. Karşı gelemedim. Okulu bitirdim. Sonraki yıllarda hatırlattım ona bu konuşmayı. Bacaklarımı kırma sözcüklerini. Gülmüştük çok sonraları.

Sonra 12 Eylül’ü yaşadık hep birlikte. Attilâ İlhan,“elde var hüzün” şiirinizi o dönemin duygularını anlatmak için yazmıştı. Meraklısı bilir elbet. Ben de bir mısraından çok etkilenip, Divan Şiirimizin “Tazmin” biçemini kullanarak, aşağıdaki dörtlükleri yazmıştım. Şimdi gururla anımsıyorum:

Attilâ İlhan’ın Mısraını Tazmin

bir divan-ı harp kurulur acılarında
“bir boşluğa düşersin bir boşluktan”
beyazıt’ta güvercinlerimize kıyılır
ah, bir ölsem dersin umutsuzluktan

Bir gün öğrendim ki, Attilâ İlhan Ankara’dan ayrılıyordu. Çok büyük şoktu benim için. Hemen hemen her 15 günde bir söyleşme şansım olan, her sıkıştığımda yanına koştuğum hocam beni yalnız bırakıyordu. Kendimi, helikopterden bir kapalı göle atılmış hissettim. Eskiden her şeye tepelerden bakabilirken, suyun seviyesinde çaresiz hissettim.

Bu alışkanlığını İstanbul’a gittikten sonra da sürdürdü. Önceleri Taksim’de adını tam anımsayamadığım bir kafede, sonra Divan Otelinin kafesinde en sonda The Marmara’da. İstanbul’da Beşiktaş’ta idi evi. Gene, yürüyerek gider ve dönerdi.

Hiç arabaya bindiğini görmedim. İki nedeni olduğunu söylemişti. Birisi, “cihan harbi” görmüş bir kuşağın çocuğu olarak, otobüste bombalanmaya yakalanmaktan korktuğunu söylerdi. Bu korku içselleşmişti. Diğeri de, malum kalbi. Babası da kalp krizinden ölmüştü. Bir gün kalbinin onu durduracağını biliyordu. O nedenle düzenli yürüyüş yapması gerekiyordu.

İstanbul’da da ziyaret ettim zaman zaman. Konuştuk. Taksimde. Bir gün çok meşhur bir Avukat olan kardeşi geldi yanımıza. Çok keyifli bir insandı. Bir iki saat sonra ayrıldı. “Hocam dedim, kardeşiniz ama sizden çok yaşlı gözüküyor”. Güldü. “Bak işte çocuğum hukuk ve evlilik ne hale getiriyor adamı.” dedi.

Bir gün öğrendim ki, Attilâ İlhan İstanbul’da kalp krizi geçirmişti. Çok korkmuştuk. Çok üzülmüştük. Neyse atlattı. Daha sonra iimdi hatırlayamadığım bir toplantı için Ankara’ya davet etmiştik. Doktorlar, rakım yüksekliği nedeniyle Ankara’ya gelmesini yasaklamışlardı. Bir daha Ankara’ya gelemedi.

Daha sonra ben şiiri bıraktım. Attilâ Hoca bana küstü. Altı ay konuşmadı. Bir daha eski havayı yakalayamadık. O’na karşı çok mahcubum. Onca emeğini ziyan etmiştim. Ne büyük bir olanak ve şans geçmişti elime ve ben ziyan etmiştim. Hala eziğim Attilâ İlhan’a karşı. Ve bir özürle geçmez bu eziklik.

Ben Edebiyat dünyasından kopmuştum tamamen.  İlkiz, İzmir’e yerleşmişti ve şiire devam ediyordu. Attilâ Hoca’nın yönettiği dergilerde yayınlanıyordu şiirleri. Yıllar sonra, İlkiz ile tekrar karşılaştık, 4 ay içinde evlendik. Ustamı aradım heyecanla. “Hocam” dedim, “biz İlkiz ile evlendik”. “Ne diyorsun çocuğum, çok sevindim” dedi. Eklendi sonra, sanki geleceği bilirmiş gibi, “İlkiz’de şiiri bırakırsa, senden bilirim” diye. Ne yazık ki, İlkiz de şiiri bıraktı. Benim etkim olmadı. Ama Attilâ Hoca neden benden biliyor, ben bilmiyorum.

Sivas katliamı yaşanıyordu. Aydınlarımızı yakıyorlardı. Dehşete düşmüştük. Attilâ İlhan’ı aradım hemen evinden. O herşeyi bilirdi. O’na sorduk, olanı bitene ve olacağı. Öfkeliydi çok. İlk kez onun sesini kızgın duyuyordum. “Bu ulusu bölmeye çalışıyorlar ama asla başaramayacaklar” dediği aklımda kalmış yalnızca.

İki yıl önce yeniden bir kaç şiir yazdım. Heyecanla aradım ustamı, “Hocam yeniden şiir yazdım dedim”. Çok sevindi. “Şiir alkol gibidir, bırakamazsın. Sonunda döner gelirsin gene” dedi.  E-posta ile yolladım. Yayınlatmamı istedi.  Yayınlatmadım.

Attilâ İlhan, kapalı kapılar arkasında, kocaman masaların içinde saklanmadı hiç. O hep insanların içindeydi. Kalabalıkların içinde. Hep gençlerle birlikteydi. Hiç çocuk yapmadı ama binlerce genç yetiştirdi her yaştan, binlerce çocuğu oldu bu ülkede. Attilâ İlhan, hiç bir kulube üye olmadı. Hiç bir grubun, takımın, cemaatin adamı olmadı. O hep tek başına üretti fikirlerini ve eserlerini, sonra herkesle paylaştı.

Attilâ İlhan, doruklarında kuşların şarkılar söylediği, güneşin bulutlarla dolaştığı her çeşit börtü böceğin oynaştığı, çiçeğin açtığı bir dağdır Anadolu’da. Onun yamaçlarından kopup gelen ırmaklar besler ruhlarımızı.

Son yıllarda ihmal etmiştim. İstanbul’a gidiyor ama Ustamı ziyaret etmiyordum. Hep günlük meseleler. Şimdi ne kadar üzülüyorum. Ama nereden bilebilirdim ki, bir gün Attilâ İlhan’ın da ölebileceğini. Öyle değil miydi? O hep var olmayacak mıydı? Ben O’nu hiç hasta görmedim ki. O’nu hiç düşkün görmedim ki? Nasıl bilebilirdi ki bu çocuk bir gün Attilâ İlhan’ın dahi ölebileceğini?

Sonra “an geldi / Attilâ ilhan öldü”

Ellerinizden öperim hocam. Sizi çok özleyeceğim.

Hürol Taşdelen
EE’84.


(1)       Doç. Dr. Erol Sayın,  IE’79 (???).
(2)       Prof. Dr. Ahmet İçduygu, Soc’83.
(3)       Musa Saygı, Psyc’83. ODTÜ için yazdığı şiir Kafetarya’nın yanındaki 2 Aralık anıtı üzerinde çakılı durumdadır.
(4)       Melih Ercan, EE 83.
(5)       İlkiz Kucur Taşdelen, Soc’83.

 (*) Bu yazı ODTÜ Mezunları Derneği aylık dergisi, "odtülüler bülteni"nde yayınlanmıştır.


ŞEYH BEDRETTİN-İ SİMAVİYE GAZEL (553 Hit)

varsa devran içinde devran
bu devranın devranıyız biz
o canlar ki cananından taşra düşmüştür
cananıyız biz

gönül mahzun
ay karanlık
yıldızlar gözden nihan olsa da
arşı ferşi ışıktan titretecek
bir aydınlık imkanıyız biz

ince bir yağmura gerçi asılmıştır
-serez'in esnaf çarşısı'nda-
uzadıkça uzar gölgesi darağacından
o asırdan bu asıra
şeyh bedrettin-i simavi'nin
elhak/devamıyız biz

geçer mermi ıslıklarıyla/tek tek
vurduğunu dağıtan
sunturlu mısralar
rediflerin gümbürtüsü akla ziyan
tantanalı bir kavganın demek
gazelhanıyız biz

tohum ağaç ve orman
ölümün içerdiği hayat
buhara inkilap eden su
-iriş dede sultanım iriş-
gün bu gün saat bu saat
diyalektiğin fermanıyız


ATTİLÂ  İLHAN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder